logo

trugen jacn

ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİNE YÖNELİK GİZLİ VE SİNSİ SOYKIRIM UYGULAMALARI

 Doğu Türkistan’da zorla çalıştırma sistemi nasıl işliyor

UYGUR HABER VE ARAŞTIRMA MERKEZİ(UYHAM)

  Çin’in Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma(Köle/İşçilik) sistemi nasıl işliyor ?

Bir tişört, bir havlu ya da bir çanta… Bu ürünleri kullanırken çoğu zaman ardındaki karmaşık üretim yolculuğunu düşünmeyiz. Ancak modern tedarik zincirlerinin bu görünmezliği, günümüzün en ciddi insan hakları ihlallerinden birini de hasır altı ediyor: Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma (Köle/İşçilik) sistemi.

 Ne yazık ki Doğu Türkistan meselesi, bilgi eksikliği ve Çin hükûmetinin uyguladığı yoğun baskı politikaları nedeniyle uluslararası gündemde hak ettiği yeri bulmakta zorlanıyor. Bu sayımızda Doğu Türkistan meselesine ve bugün en çok tartışılan boyutlarından biri olan zorla çalıştırma uygulamalarına yakından bakmayı amaçlıyoruz.
Doğu Türkistan: Tarih, kimlik ve İşgal

Bir meseleyi sağlıklı biçimde anlayabilmek için, o meselenin tarihsel arka planını bilmek gerekir. Doğu Türkistan, Asya’nın merkezinde yer alan ve yaklaşık 1,8 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle geniş bir coğrafyaya yayılan Türk yurdudur. Yazılı kaynaklar, milattan önceki dönemlerden Türklerin kitlesel olarak İslam’ı kabul ettiği 10. yüzyılın ortalarına kadar olan süreçte, Doğu Türkistan topraklarının sırasıyla Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar gibi birçok Türk devletine ev sahipliği yaptığını gösteriyor. Günümüzde ise bu topraklar, maalesef Çin işgali altındadır.

10. yüzyılda, Karahanlılar döneminde Sultan Satuk Buğra Han’ın İslam’ı kabul etmesiyle şekillenen Türk-İslam kültürü, Doğu Türkistan kimliğinin temelini oluşturmuştur. Bölge halkı, bin yılı aşkın süredir Türk ve İslam dünyasının doğu sınırlarında bu kültürel mirası yaşatmaktadır.

18.yüzyıldan itibaren sürekli dış işgallerle karşılaşan bu topraklar, 1949 yılında Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Doğu Türkistan’ı işgaliyle birlikte fiilen bağımsızlığını kaybetmiş, millî ordu dağıtılmış ve baskı politikaları sistematik hâle gelmiştir.

Buna paralel olarak Çin, Doğu Türkistan’ı kalıcı biçimde kontrol altına almak için demografik mühendislik politikalarına yönelmiştir. Han Çinlileri, bölgeye kitlesel olarak yerleştirilmiş ve askerî birlikler, kalıcı olarak konuşlandırılmıştır. Pek çok Çinli bu topraklara yerleştirilirken birçok Doğu Türkistanlı da toplama kampları, zorunlu evlilik veya zorla çalıştırma gibi bahanelerle bu topraklardan uzaklaştırılmıştır.

Doğu Türkistan’daki baskı rejiminin en çarpıcı ayağını ise kamuoyunda “toplama kampları” olarak bilinen “sözde” yeniden eğitim merkezleri oluşturmaktadır. Resmî söylem, bu yapıları “mesleki eğitim merkezleri” olarak tanımlasa da uluslararası raporlar, bu kampların fiilen kitlesel gözaltı alanları olarak işlediğini ortaya koymaktadır.

Tahminlere göre üç ila sekiz milyon Uygur, herhangi bir hukuki süreç olmaksızın bu kamplarda tutulmaktadır. Bu merkezlerde yoğun ideolojik telkin, sürekli gözetim ve psikolojik baskı uygulanmakta; bireyleri boyun eğdirilmiş ve denetim altına alınmış hâle dönüştürmeyi amaçlamaktadır.

Ancak toplama kampları, baskının son durağı değil; zorla çalıştırma sisteminin başlangıç noktasıdır. Kamplardan çıkarılan kişiler, “topluma kazandırma” adı altında fabrikalara, tarım alanlarına ve sanayi tesislerine sevk edilmektedir. 2023-2024 döneminde yayımlanan raporlar, bazı kampların kapatılmış gibi gösterildiğini; ancak Uygurların büyük bölümünün fabrika tipi zorla çalıştırma merkezlerine ve yüksek güvenlikli cezaevlerine aktarıldığını ortaya koymaktadır. Bu da zorla çalıştırmanın Doğu Türkistan meselesinin en güncel konusu hâline gelmesine sebep olmaktadır.

Toplama kamplarından zorla çalıştırma kamplarına aktarılan Uygurlar, resmî söylemle “mesleki beceri eğitimi” alıyor gibi gözükse de aslında sadece fabrikada zorla ucuz iş gücü olarak kullanılıyorlar. Özellikle pamuk, tekstil, tarım ürünleri ve işlenmiş ara mallar gibi küresel tedarik zincirinde; ürünün menşeinin kolayca değiştirilebileceği ticaret elemanlarında zorla çalıştırma gerçekleşiyor. Doğu Türkistanlıları sömürerek üretilen ürünler, ara bir ülkede işleme montaj veya paketleme gibi aşamalardan geçiriliyor. Bu sayede ürüne yeni bir menşei kazandırılıyor ve iz sürmeyi neredeyse imkânsız hâle getiriyor. ABD’de gümrük tarafından incelenen 822 tekstil ürününün yüzde 19’unda Doğu Türkistan menşeili yasaklı pamuk izine rastlanması da bu programın aslında ne kadar büyük ölçekli yapıldığının göstergesi.

Doğu Türkistan’da zorla çalıştırmayla üretilen ham veya işlenmiş madde, özellikle Bangladeş, Vietnam, Filipinler, Endonezya ve Kamboçya gibi ülkelerde menşei değiştirilerek küresel tedarik zincirine entegre oluyor. Hatta fark edilmeden Türkiye gibi ülkelere getirilip buradan sisteme dâhil olması da mümkün. Bir diğer yandan Çin menşeili olmasa bile kullandığımız bazı ürünlerin, biz fark etmeden Doğu Türkistan’da zorla çalıştırılan insanların emeğini içermesi de mümkün.

Avrupa Birliği (AB), Avustralya ve İngiltere, bu uygulamaların önüne geçmek için şirketlerin tedarik hatlarındaki sorumluluklarını yükseltiyor. ABD ise Uygurları Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası (UFLPA) ile Doğu Türkistan bağlantılı tüm ürünlerin zorla çalıştırma altında üretildiğini varsayarak en kapsamlı ithalat yasaklarından birini oluşturuyor. Bu konu hakkında daha fazla bilgi ve istatistik vermeyi tabii ki isterdik ama maalesef Çin hükûmetinin Doğu Türkistan üzerindeki baskısı o kadar fazla ki oradan herhangi bir haber, veri veya bilgi almak çok zor. Bu bilgiler bile zor yollardan elde ediliyor.

Bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Çin hükûmeti, Doğu Türkistan’da neden bu denli kapsamlı ve sistematik bir baskı politikası izliyor? Bu sorunun cevabı, yalnızca “güvenlik” söylemiyle açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Doğu Türkistan, Çin açısından hem jeostratejik hem de ekonomik bakımdan hayati öneme sahiptir. Kuşak ve yol girişiminin kara hatları bu bölgeden geçmekte; enerji kaynakları, tarım ve pamuk üretimi açısından da stratejik bir merkez konumunda bulunmaktadır.  Çin devleti için böylesine kritik bir coğrafyada, etnik ve dinî kimliği güçlü, merkezî otoriteye kültürel olarak mesafeli bir toplum, “yönetilebilir bir farklılık” değil; doğrudan bir rejim riski olarak görülmektedir. Uygur kimliği, bu nedenle yalnızca kültürel bir unsur değil; potansiyel bir siyasal tehdit olarak kodlanmaktadır.

Din meselesi ise bu yaklaşımın merkezinde yer alır. İslam, bireye devlet dışı bir aidiyet ve ahlaki referans alanı sunduğu için, Çin Komünist Partisi’nin mutlak kontrol anlayışıyla bağdaşmaz. Dolayısıyla aslında yasaklanan şey, yalnızca ibadet değil; bağımsız düşünme, alternatif aidiyet ve devletin ideolojik tekelini kırabilecek her türlü sosyal bağdır. Zorla çalıştırma, kamplar ve asimilasyon politikaları ise bu bağlamda birer “ceza” değil; Uygur toplumunu ekonomik bağımlılık, gözetim ve disiplin yoluyla yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bilinçli bir toplumsal mühendislik projesi olarak karşımıza çıkıyor.

Kısaca Çin’in yasaklamak istediği şey; devlete rağmen düşünebilme ihtimali, alternatif bir kimlik hissi ve iktidarın mutlak kontrolünü zayıflatabilecek her türlü toplumsal bağdır. Bunu da özellikle Türk ve İslam kimliğini baskılayarak yapmaktadır. Biraz da bu baskının pratik boyutlarından bahsetmek istiyorum.

Gündelik hayatın suç sayıldığı bir rejim

Çin hükûmeti, baskı politikalarını “Üç kötülükle mücadele: Ayrılıkçılık, aşırıcılık ve terör” adı altında şekillendirmekte ve günlük hayattaki çoğu pratik yasaklamaktadır. İsim olarak sert çağrışımlar yapmasa da bu kavramların kapsamı, zamanla bilinçli biçimde genişletilmektedir. Dahası Çin yönetimi, kendisi için tehdit olarak gördüğü hemen her unsuru bu çerçeveye dâhil etmektedir.  Sakal bırakmak, yeni doğan çocuklara Çin dili dışında isim vermek, başörtüsü kullanmak, helal kavramına inanmak ve uygulamak, günde üç kere veya daha fazla camiye gitmek, cami dışında bir yerde toplu ibadet etmek, dinî eğitim almak, Arapça veya Türkçe öğrenmek, alkol kullanmamak, ramazan ayında bir şey yememek veya restoranlarda hizmet vermemek gibi birçok gündelik pratik, “aşırıcılık” olarak tanımlanmaktadır. Bu eylemleri gerçekleştiren Uygurlar, herhangi bir yargı süreci olmaksızın toplama kamplarına gönderilmektedir.

Bu suçların neredeyse hepsini, Çin Hükûmetinin İslam’ın Çinlileştirilmesinde Israrcı Olmaya Yönelik Beş Yıllık Planlama Taslağı’nda (2018-2022) görebiliyoruz. Ayrıca sızdırılan polis kayıtlarındaki tutuklama gerekçeleri arasında, “namaz kılmak” ya da “internette İslam kelimesini aramak” gibi nedenlerin yer aldığını biliyoruz.

Sonuç

Yazının başlığında da vurguladığımız gibi Doğu Türkistanlılar, görünmez zincirler altında yaşıyor. Birçok Uygur, yaşadıkları baskının farkına ancak bu coğrafyadan ayrıldıktan sonra varabiliyor; kendi memleketlerinde maruz kaldıkları sınırlamaları, hayatın doğal bir parçası sanıyor. Bu ifadeler, ilk bakışta süslü cümleler gibi durabilir. Ancak yakından tanıdığım bir Uygur arkadaşımın sohbet sırasında söylediği, “Ben Türkiye’ye gelene kadar gerçek özgürlük nedir bilmiyormuşum,” cümlesi, meselenin soyut bir anlatıdan ibaret olmadığını, son derece somut ve sarsıcı bir gerçek olduğunu açıkça gösteriyor.

 Zülme Sessiz Kalmak Ona Ortak Olmaktır!

Bu yüzden herkesi bu konuda farkındalık sahibi olmaya ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), “İçinizden biri, bir kötülük görürse onu eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buna karşı kin ve nefret beslesin. Bu, imanın asgari gereğidir,” hadisini kendimize rehber edinerek sizleri bu zulme sessiz kalmamaya davet ediyorum.

NOT : Bu yazının hazırlanmasında Human Rights Watch, Amnesty International, Uyghur Tribunal kararları ve ABD Dışişleri Bakanlığı insan hakları raporları, Reuters haber kanalı ve Boğaziçi Doğu Türkistan İnisiyatifi Sempozyum Özel Sayısı’ndan yararlanılmıştır.

 KAYNAK : https://www.gzt.com/ekonomi/cin-baskisi-altinda-dogu-turkistan-ve-zorla-calistirma-4015441?f( Genç Matto)

Share
1589 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ