Çin yönetimi 1949’da işgal ettiği Doğu Türkistan’da 77 yıldır insanlık suçları ile baskı ve zulüm uyguladığı belgeleri ile kanıtlanan ve dünyanın da kabul ettiği bir gerçektir.
Ancak,ÇKP despot ve işgal rejimi Doğu Türkistan’da işlediği bu insanlık suçları le etnik soykırım uygulamalarını z rejimi
Uygur Türküne geleneksel şapkası Doppa’da yasaklandı.
Doğu Türkistan’da Uygur Türklerinin binlerce yıllık kültürel ve dini kimliğini ortadan kaldırmak amacıyla, eşine az rastlanır bir asimilasyon ve baskı politikası yürütüyor. Meşru hak ve özgürlükleri “dini aşırılıkçılık” ve “radikalizm” gibi genel geçer suçlamaların arkasına saklanarak hedef alınan Uygurlar, bizzat devlet eliyle küresel kamuoyundan gizlenmeye çalışılan bir insanlık dramına maruz bırakılıyor. Geleneksel kıyafetler, dini semboller ve en sıradan günlük yaşam pratikleri dahi Çin hükümeti tarafından doğrudan birer “suç unsuru” ve tehdit olarak kabul ediliyor.
İnanç ve Kültür Sembollerine Ağır Darbe
Sızdırılan resmi belgeler ve dijital kanıtlar, Çin’in “radikalleşmeyle mücadele” adı altında yürüttüğü algı operasyonunun gerçek yüzünü gözler önüne seriyor. Uygur Türk kadınlarının inançlarının ve kültürlerinin bir gereği olan geleneksel başörtüsünün yasaklanmasının ötesinde, Uygur kimliğinin en köklü simgelerinden biri olan geleneksel erkek başlığı doppa bile resmî raporlarda “hassas ve tehlikeli unsur” olarak damgalanmış durumda. Baskı o kadar kontrolsüz bir boyuta ulaştı ki, logolarında veya kurumsal kimliklerinde doppa figürüne yer veren ticari işletmeler dahi ağır cezalara çarptırılıyor. Bu kültürel mirası yaşatmakta ısrar eden bireyler ise dijital gözetim mekanizmalarıyla fişlenerek sistematik takibe ve açık hedef haline getirilmeye mahkûm ediliyor.
Pekin’in İkiyüzlü Pazarlama Stratejisi
Uluslararası gözlemciler ve insan hakları savunucuları, Çin yönetiminin bu süreçte izlediği derin çifte standardı şiddetle eleştiriyor. Pekin, uluslararası arenada ve devlet güdümlü turizm kampanyalarında Uygur kültürünü “Sincan’ın egzotik ve renkli zenginliği” olarak makyajlayıp küresel bir pazar malzemesi haline getiriyor. Ancak aynı kültürel unsurları turistik birer tiyatro sahnesinde değil de, kendi özgür iradesiyle günlük hayatında yaşatmak isteyen her Uygur Türkü anında “aşırılıkçı” ilan edilerek cezalandırılıyor. Bu durum, bir halkın kültürel mirasını hoyratça metalaştırırken, o mirasın asıl sahiplerini ve yaratıcılarını asimile etmeye dayalı ikiyüzlü bir stratejinin açık kanıtıdır.
“Terörle Mücadele” Maskesi Altında Kültürel Kıyım
Bağımsız araştırmacılar ve uluslararası insan hakları örgütleri, Doğu Türkistan’da uygulanan bu amansız politikaları net bir şekilde kültürel soykırım olarak tanımlıyor. Çin’in resmi söylemde sığındığı “terörle mücadele”, “güvenlik” ve “mesleki eğitim merkezleri” gibi kavramlar, toplama kamplarını ve yürütülen sistematik kimlik kıyımını perdelemek için kullanılan birer propaganda aracından ibaret kalıyor.
Uygur kimliğinin en temel unsurlarını dahi suç sayan bu çok boyutlu baskı çarkı, yalnızca bireysel özgürlükleri çiğnemekle kalmıyor; küresel toplumun gözü önünde bir halkın tarihsel varlığını topluca yok etmeyi amaçlayan vahim bir insanlık suçu olarak varlığını sürdürüyor.