Son Dakika


İhsan Omun
Özgür dünyanın lideri olarak bilinen ABD Başkanı Donald Trump, 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde, modern tarihin en büyük insanlık suçlarından biri olan Çin’in Uygur soykırımının failleriyle el sıkışmak için Pekin’e gitti. ABD-Çin Zirve, ticaretin ve gerçeklik politikaların sonuçlarını tartışmakla sınırlı kalmadı. Görüşmeler sürecince Doğu Türkistan’daki toplama kampları, zorunlu doğum kontrolü, çocukların ailelerinden koparılması , Çin zindanlarında esir tutulan Uygur aydınları, Çin tipi Toplama kampları ile ve Çin Hapishanelerinde bulunan milyonlarca suçsuz Uygur/insan tek bir kelime ile de olsa gündeme getirilmedi. Tibet konusunda da benzer bir sessizlik vardı. Masada sadece soya fasulyesi, nadir toprak elementleri ve gümrük tarifeleri vardı.
Bu durum, modern uluslararası politikanın giderek standartlardan ve insani değerlerden ne kadar uzaklaşarak yoksunlaştığının açık bir kanıtıdır. Bu değerlerin aşınması bir tesadüf değil, Trump yönetiminin siyasi bir tercihidir. Görünüşe göre ABD hükümeti, Çin ile rekabet edebilmek için onu taklit etmekten çekinmeyecektir.
Kasım 2025’te yayınlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde “insan hakları” kelimesinin ya tamamen göz ardı edildiğini ya da kavramların kasıtlı olarak değiştirildiğini gördük. Bu, önceki Trump dönemine göre bir geri adımdır. Çünkü 2017 tarihli belgede Amerika Birleşik Devletleri “yolsuz rejimlere karşı bir güç” olarak tanımlanmıştı. Şimdi bu ifade kaldırıldı.
Başkan Trump’ın Pekin ziyaretindeki görkemli karşılanması, bir öz saygı gösterisi olarak algılandı ve Çin medyası tarafından politikalarının uluslararası düzeyde onaylanması olarak sunuldu. Tibet ve Uygur diasporası, Trump’ın insan hakları konularını gündeme getireceğinden şüphe duyuyordu. Bu sırada uluslararası toplum, ABD’nin Tayvan’ı Çin’e tamamen terk etmediği için Tanrı’ya şükretmekle yetindi.
Pekin’i Ziyaret eden ABD Başkanı ve Heyeti, ekonomik Çıkarları uğruna insan haklarını ve demokratik ilerlemeyi tamamen göz ardı etti.
Ekonomik çıkarlar insan haklarının önüne geçtiğinde, işletmeler vicdansızlığı meşrulaştırır. Bu, yeni uluslararası politikanın yeni normudur.
Başkan Trump yönetiminin ilk döneminde, Amerika Birleşik Devletleri, Uygurlara yönelik sistematik baskıyı resmen soykırım olarak ilan eden dünyadaki ilk hükümet oldu. 2025 yılına gelindiğinde, aynı yönetim bu tarihi kararı anlamsız kılan bir dış politika çerçevesine evrilmiştir. Siyasi söylemden gerçekliğe geçiş, siyasi sürekliliğin bozulması değil, gerçekçi bir çerçeve içinde dış politikanın yeniden yapılandırılmasıydı. Bu çerçeve içinde, insan hakları veya demokrasi gibi kelimeler giderek daha anlamsız hale geldi.
Büyük güçlerin insan haklarını koz olarak kullanması, Washington’a özgü bir hastalık değil. Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu açık bir siyasi gündemle yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı.
Avrupa’nın tepkisi hızlı ama yüzeyseldi. AB sözcüleri “derin endişe” dile getirdi. Fransız Dışişleri Bakanlığı Türkiye’yi “uluslararası yükümlülüklerine uymaya” çağırdı. Batı’nın olaya verdiği en sesli tepki diplomatik çağrılarla sınırlı kaldı. Nisan 2025’te Türk Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Brüksel’deydi. Mayıs ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AB dışişleri bakanlarının gayri resmi bir toplantısına katıldı.
Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama konu hakkında konuşan bir uzman veya diplomat şöyle demişti: “AB gemiyi batırmak istemiyor. Ukrayna’da, bölgesel istikrar için, savunma sanayinin yeniden inşasında ve Suriye’nin toparlanmasında Türkiye’ye ihtiyacımız var.”
Uzmanlar bunu “Trump sonrası çatışma ve tehlikeler dönemi” olarak adlandırdı. AB’nin gündemi de demokrasi değil, savunma sanayi. Türkiye’nin insansız hava araçları ve sınır yetenekleri, İmamoğlu’nun hapishane kameralarıyla yarışıyor ve adaletin önüne geçiyor.
Bu örneğin amacı, Avrupa değerlerinin ifadesi ile uygulaması arasındaki uçurumu göstermektir. AB, Gürcistan’ın demokratik gerilemesine sert tepki gösterirken, Türkiye konusunda stratejik bir sessizlik seçti. İki ülke arasındaki fark, demokrasinin kalitesi veya diktatörlüğün şiddetiyle ilgili değil. Fark, Türkiye’nin NATO üyesi statüsünden, göçmenleri geri püskürtme yeteneğinden ve şu anda kritik bir savunma sanayi aktörü olmasından kaynaklanıyor.
Evrensel değerleri sarsmak
Trump’ın Pekin’deki sessizliği ve Avrupa’nın Ankara’daki tereddüdü elbette ayrı olaylardır. Ancak bunlar aynı yapısal değişimin iki farklı yönüdür. Evrensel bir standarttan pazarlık kozuna veya hatta tamamen göz ardı edilmeye doğru yaşanan değişim bunun pratik bir örneğidir.
Bence bu değişimi derinleştiren üç faktör var. Birincisi, insan hakları dili büyük güçler tarafından kendi çıkarları için giderek daha fazla kötüye kullanılıyor. İkincisi, otoriter devletler bu kötüye kullanımı kendi siyasi propagandalarını desteklemek için giderek daha ustaca kullanıyorlar. Üçüncüsü, BM’den Avrupa Birliği’ne kadar uluslararası kurumlar bağımsız baskı uygulama yeteneklerini giderek kaybediyorlar.
Bu üç faktör, tüm insan hakları savunuculuğunu içi boş söylemlere indirgedi. Bunu mümkün kılan yapılar tamamen ortadan kaldırıldı. Elbette, dünyadaki tüm insan hakları kurumları sistematik veya bireysel olarak faaliyetlerine devam ediyor. Ancak etkileri, siyasetin sert gerçekleri altında giderek eziliyor ve kayboluyor.
Çin, 2019’da Erdoğan’ın Uygurlar hakkındaki bir açıklamasını kasıtlı olarak çarpıttı: “Uygurlara mutluluklar diliyorum” ifadesi, Çin devlet medyasında “Uygurlar mutlu yaşıyor” şeklinde yeniden yayınlandı. Türk hükümeti daha sonra bu çarpıtmayı düzeltmek zorunda kaldı. Anlatıyı kontrol eden, gerçeği de kontrol eder. Dolayısıyla Pekin, her diplomatik ziyareti hem fiili bir onay hem de gizli bir propaganda aracı olarak kötüye kullanmaya devam ediyor.
Sürgündeki Uygurlar için strateji kaçınılmaz hale geldi.
Uygur sorunu, uluslararası siyasi sistemin vicdanını en ağır şekilde sınayan başlıca siyasi anlaşmazlıklardan biridir. Hem büyük güç rekabetinin merkezinde yer almakta, hem de bu rekabetin en savunmasız kurbanlarından biridir. İlk Trump döneminde Batı’nın soykırımı tanımasıyla güçlenen diasporanın ahlaki gücü ve bu zirveden bu yana görülen gerilemeler, uzun vadeli bir strateji olmadan dışarıdan gelen tanınmaya güvenmenin ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda, Uygur siyasi hareketi strateji değiştirmek zorunda kalıyor, ancak Uygur toplumları (örgütleri) bu değişime ayak uydurabilecek kadar esnek mi? Elbette bu da tartışılması gereken bir nokta.
Ülkeyi hedef alan lobi faaliyetlerinden çok yönlü bir baskı sistemine geçmek gereklidir. Büyük güçlerin yürütme organları (hükümetler) artık bu konularda güvenilebilecek tek ortak değildir. Onlar çıkar dengesine göre hareket ederler. Ancak yasama organları (parlamentolar), insan hakları mahkemeleri, sivil toplum ve diaspora farklı bir etkiye sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uluslararası sendika ağları ve yargısal hesap verebilirlik mekanizmaları, yerel sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve meslek örgütleri, hükümetten daha istikrarlı ve sürdürülebilir platformlardır. Strateji, devlet lobi faaliyetlerinden kitlelere yayılmalı ve bu platformlarda yoğunlaşmalıdır. Halk aracılığıyla yürütme organlarına baskı uygulayabilecek yeni stratejiler belirlenmelidir.
Ekonomik baskı araçları gündemden çıkarılmamalıdır. Uygur Zorunlu Çalıştırma Önleme Yasası gibi ticaret mekanizmaları, büyük güçlerin diplomatik gündemlerinden bağımsız olarak kullanabileceği en güçlü baskı araçlarıdır. Küresel tedarik zincirleri üzerindeki bu baskı sürdürülmeli ve genişletilmeli, ticaret ve diplomasi arasındaki denge Uygurların lehine kaydırılmalıdır.
Olayı yalnızca siyasi bir mesele olarak ele almaktan kaçınmak önemlidir. Uygur sorunu yalnızca ABD-Çin rekabetinin bir cephesi olarak sunulduğunda, bu rakip ittifaklar yeniden kurulduğu anda siyasi dava başarısızlığa mahkumdur.
Soykırım, tarihi, hukuku, ekonomiyi ve tüm insanlık mirasını etkileyen çok yönlü bir olgudur.
Akademik dokümantasyon, yasal kategorilerin güçlendirilmesi ve bölgesel işbirliği ağlarının kurulması bu temele sürdürülebilirlik sağlayabilir.
Büyük güçler geri çekildiğinde, siyasi gücü koruyabilecek yerel yapılar ve stratejiler geride kalır. Ancak bunlar organize edilmezse, sessizce ortadan kaybolurlar.
Diasporanın siyasi potansiyelini tam olarak kullanmalıyız. Siyasi örgütlenmeyi güçlendirmeli, yerel yönetimlerle sürdürülebilir ilişkiler kurmalı ve en önemlisi, Uygur meselesini demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusundaki anlaşmazlıklarda örnek teşkil edecek şekilde uluslararası alanda gündeme getirmeliyiz.
Uygur toplumunun yapabileceği en önemli şeylerden biri dirençli olmaktır. Bu, en kritik stratejik değişim olabilir. Her hükümet değişikliğiyle beklentilerin, her diplomatik ziyaretle umutların yenilendiği siyasi iklim, sürdürülmesi ve harekete geçilmesi zor bir durumdur. Uygur siyasi talepleri, bireysel liderlerden değil, kurumsal mekanizmalardan, belgelenmiş yasal çerçevelerden ve geniş ölçekli koalisyonlardan güç almalıdır. Çünkü liderler gitse bile, bu yerel güçler ve yapılar varlığını sürdürecektir.
Özet
Bir halkın sistematik olarak yok edilmesi söz konusu olduğunda, dünyanın en güçlü siyasi aktörünün bunu gündemine almamayı tercih etmesi, evrensel insan hakları standartlarına karşı değişen küresel iklimin en açık kanıtıdır.
Avrupa’nın İmamoğlu meselesiyle ilgili kargaşası, farklı bir coğrafyada aynı gerçeği doğruluyor: Değerler çıkarlarla çatıştığında, büyük güçler tarafından değerler reddedilir.
Bu sahne ne kadar iç karartıcı olsa da, tarihin değişimlerle dolu olduğunu hatırlamalıyız. Hem Hitler’in faşist rejimi hem de Sovyet baskısı, on yıllarca “gerçeklik” adına meşrulaştırılmıştır. Değişimi yönlendiren şey, devletlerin keyfi seçimleri değil, örgütlü baskının uzun vadeli sürekliliğidir.
Uygurların yolu kısa vadeli diplomatik zaferler aramak değil, kalıcı bir belge oluşturmak, uzun vadeli bir hukuk mücadelesi yürütmek ve coğrafyaları aşan bir işbirliği ağı kurmaktır. Büyük güçler insan hakları ilkesine geri dönerlerse, bu ilkeyi geçerli kılacak olan onların vicdanı değil, bu mücadeleden vazgeçmeyen halkın azmi ve sürekliliği olacaktır.
Yeni yazılar yayınlandığında e-posta yoluyla bildirim almak için abone olun.
BENZER HABERLER