
ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN POLİTİKASI VE UYGUR GERÇEKLERİ
İslâm coğrafyasıyla içli dışlı bir ailede büyüdüm. Doğal bir atmosferde gelişen ilgilerim, zaman içinde profesyonel olarak ilgilendiğim ve takip ettiğim bir çalışma sahasına dönüştü. Doğu Türkistan, bu çerçevede hep radarımdaydı. Ancak hem fiziksel uzaklık hem de gidip görmenin önündeki zorluklar, oralarla yakın bir bağ kurmamı engelliyordu. Doğu Türkistan’a dair bilgilerimin iki kaynağı vardı sadece: Vaktiyle oralarda yaşayıp sonradan hicret etmek zorunda kalmış Uygurlar ve bilhassa yabancı basında yayınlanan incelemeler ve raporlar. Dolayısıyla Doğu Türkistan, hep gündemimde ama daima uzağımda bir coğrafya olarak kaldı.
Geçtiğimiz Ramazan ayında benimle tanışmak için ofisime gelen bir arkadaşla sohbet ederken, laf arasında “Doğu Türkistan’a gittik…” şeklinde bir cümle geçince, mesele beni adeta irkiltti. Çünkü şimdiye kadar karşıma geçip aktüel biçimde Doğu Türkistan’a gidip geldiğinden bahseden kimse olmamıştı. Yukarıda ifade ettiğim gibi, bilgilerim hep tevatüre dayalıydı. Kendisine detayları sordum, anlattı. Uzunca istişare ettik, bilahare yazıştık ve 2025’in haziran ayında yola düşmeye karar verdik.

Çin, bordo pasaporta turistik vize vermediği için, ben gazetecilik mesleğimden dolayı aldığım hizmet pasaportumla seyahat edecektim. Yanıma uzun yıllardır yakından tanıdığım bir dostumu aldım, onun da yeşil pasaportu vardı. Kâğıt üzerinde vize gerektirmeyen pasaportlara sahip olmamıza rağmen, Çin sınırından içeri girip girmeyeceğimiz belli değildi. Bu yüzden Kazakistan üzerinden ve kara yoluyla gitmeye karar verdik. İçeri almazlarsa, en azından dönüp Kazakistan veya Özbekistan’da alternatif bir gezi programı yaparız diye düşündük.
Seyahate hazırlanırken yaşadığım en büyük zorluk, ziyaret edilecek mekânlara dair aktüel ve pratik bilgilerin azlığıydı. Bölgeyi şimdiki haliyle bilen insan neredeyse yoktu. Ulaşabildiğim Uygurların en yeni bilgileri bundan on sene öncesine aitti. Batılı bazı gezginlerin videolarını izledim, onlarda da “sokak lezzetleri” türünden soft malzemeler vardı daha çok. İslâm kültürü ve mirası açısından Doğu Türkistan’da nasıl bir rota takip edeceğimizi belirleyebilmek için aylar boyunca okumalar yapmak zorunda kaldım. Haritalar üzerinde çalışırken, bazen tek bir mekânın doğru konumunu belirleyebilmek için bir tam günümü harcıyordum.
Planımız gereği, önce İstanbul’dan Alma Ata’ya uçtuk. Oradan üç saatlik bir kara yolculuğuyla Kazakistan-Çin sınırına ulaştık. İlk sınavımız, Horgos sınır kapısında epey bekletilmek oldu. Çin polisi pasaportlarımızı aldı ve bizi bir saat tuttu. Filistin ziyaretlerimde Tel Aviv’de de böyle çok bekletildiğim için, doğrusu bu durumun yabancısı değildim. Hamd olsun, nihayet pasaportlarımıza giriş damgaları basıldı ve geçtik. İçeriden çıkmadan bir polis kontrolü daha oldu. Orada, çantamdaki bir İbn Haldun biyografisi sebebiyle yaklaşık yarım saat daha sorgulandık. Oldukça gülünç ama ibretli bir sahneydi o da. Maalesef okuduklarımızdan ve dinlediklerimizden çok daha fazlasını bulduk Doğu Türkistan’da. Uygurlara yönelik çok boyutlu kuşatma, tahmin ettiğimizin ötesindeydi.
Doğu Türkistan’a gitme amacım, o zamana kadar okuduğum ve dinlediğim şeylerin gerçek olup olmadığını teyit etmekti. Zihnimde bazı sorular vardı mesela: Sokaklarda tesettürlü hanımlar görecek miyiz? Camiler ibadete açık mı? Cemaatle namaz kılabilecek miyiz? Sokaklarda izleme ve takip var mı? Bu ve benzeri soruları sorarak adımladık her şehri ve ilçeyi. Maalesef okuduklarımızdan ve dinlediklerimizden çok daha fazlasını bulduk Doğu Türkistan’da. Uygurlara yönelik çok boyutlu kuşatma, tahmin ettiğimizin ötesindeydi.
Çin, Uygurları kontrol altına alabilmenin, ancak onların İslâm’la bağlarının kopması halinde mümkün olacağını keşfetmiş. Tesettüre, namaza, sakala, sarık ve cübbeye, ezana, cemaate yönelik yasakların hepsinin hedefi aynı: Uygurların İslâm’ın atmosferinden çıkarmak. Her şehirde, dünyadan gelen eleştirileri cevaplayabilme adına birer-ikişer cami göstermelik olarak açık tutuluyor. Onlarda da az sayıda ihtiyarın girişine müsaade ediliyor. Ben şahsen son durağımız Urumçi’ye kadar hiçbir camide namaz kılamadım. Urumçi’de de camilere pasaportla girebildik.
Seyahatimiz boyunca, İsrail’in Filistin’de yaptıklarıyla Çin’in Doğu Türkistan politikaları arasında çok çarpıcı benzerlikler gözlemledim. İşgallerde de neredeyse aynı zaman diliminde başlamıştır: İsrail 1948’de kurulmuş, Doğu Türkistan Çin tarafından 1949’da işgal edilmiştir. Dışarıdan nüfus ithali, yerleşim alanlarının inşası, alternatif tarih yazımı, modern ve yeni isimlendirmeler, mekânların hüviyetinin değiştirilmesi gibi çok sayıda unsur, İsrail’le Çin’in ortak noktalarını oluşturuyor. Bugün de iki devlet arasında çok yönlü bir iletişim ve yardımlaşma devam ediyor. Tüm bunlar, elbette Uygurların tarih ve coğrafyada tamamen istikametlerini yitirmeleri ve Çin’in artık “tehlike” arz etmeyecek, pelteleşmiş ve hamurlaşmış bir halk yığınına dönüşmeleri için.
Mezarlıklar tapu senedidir. Bir toprakta nesiller boyu var olduğunuzun en kestirme ve kesin delili, oraya defnettiğiniz atalarınızdır. Çin, bu konuda da İsrail’le aynı çizgide ilerliyor. İsrail’in Kudüs’te yok ettiği veya artık defni yasakladığı Müslüman mezarlıklarını karış karış bilen biri olarak, Doğu Türkistan’da da aynı politikanın yansımalarına tanıklık ettim. Yarkent’te toplu konut alanına çevrilen mezarlıkları, Hoten’de tamamen ortadan kaldırılan kabristanları, yok edilen önemli kabirleri tespit ettim. Hedef aynı: Uygurların kökleriyle bağlantılarını koparmak.
Türklüğün İslâm’la bağlantısını kestiğinizde, geriye işe yarar herhangi bir şey kalmıyor. Bu benim için tartışmaya kapalı bir konu. Dolayısıyla, Doğu Türkistan ve Uygur meselesi, sadece bir ırk mevzusu değil, tümüyle İslâmî bir dava. Çin, doğrudan doğruya İslâm’la mücadele ediyor. Çünkü Uygurların cevherinin ve enerjisinin kaynağının İslâm olduğunu tespit etmiş durumdalar. Hatta bir adım daha ileri giderek şu cümleyi kuruyorum: Çin, İslâm’ın ne olduğunu ve bir toplumu nasıl ayakta durduğunu net biçimde anlamış; neyle mücadele ettiklerinin de farkındalar. Bu açıdan, Uygur davasını İslâm’dan ve İslâmî kimlikten koparmadan düşünmek ve savunmak gerekiyor. Ötesi kuru laf ve boş lakırdıdan ibaret.
Aynı şeyi Yunanistan’ın Kavala şehrinde de görmüştüm: Osmanlı’ya ait her şeyi kazıyan ve yok eden, medreseleri sanat galerisine çeviren, minareleri tıraşlayan Yunanistan, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın doğduğu evi restore etmiş, adına bir müze açmış, heykelini de şehrin göbeğine yerleştirmişti. Bunun sebebi elbette Kavalalı’nın Osmanlı’ya isyan eden bir paşa olmasıydı. Aynı mantıkla, Çin de Uygur tarihinde Budist Kalmukların Kaşgar’ı işgaline ön ayak olan Apak Hoca’yı öne çıkarıyor ve Çin-Uygur uyumunun sembol ismi olarak tanıtıyor. Öte yandan Kaşgarlı Mahmud gibi bir ismin kabrine ve Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın türbesine erişim ise yasak. Çünkü onların bugünlere söyleyeceği çok şey var. Bu mesajın işitilmesi istenmiyor.
Doğu Türkistan’ı, oradaki yıkımı ve Çin’in uyguladığı asimilasyonun her boyutunu gördükten sonra bile, ben hâlâ ümitvarım. Tarihin akışı devam ediyor. Çin ilelebet güçlü ve muktedir bir devlet olarak kalacak diye bir kural yok. Roma İmparatorluğu nasıl tarihe karıştıysa, Çin’in de zayıflayıp dağılması mümkün. Vaktiyle, bugün Çin’in dünyayı kuşatmaya çalıştığı Bir Kuşak Bir Yol türünden mega projeleri Romalılar uyguluyordu. Şimdi geriye sadece harabeler kaldı. Roma’nın savaştığı ilahî dinlerin hepsi bugün hâlâ ayakta. Ben, içinden geçtiğimiz zamanın bütün olumsuzluklarına rağmen, yine de istikbale dair iyimserim. Uygurların içindeki cevherin ve özün de tümüyle kaybolmayacağına, günün birinde yeniden küllerinden doğacaklarına inanıyorum. Sovyetler Birliği bir asra yakın bir dönem boyunca İslâm’la savaştı ve mağlup oldu. Çin de bu savaşı kaybedecektir. Bugün bize düşen vazife, kaybı en aza indirmeye çalışmak ve Uygurların haklı davasını sesimizi ulaştırabildiğimiz her yere duyurmaktır. Aliya’nın dediği gibi: “Tarihi Allah yazar, biz sadece nerde duracağımıza karar veririz.”
Döndükten sonra, omzumda artık bir sorumluluk vardı: Gördüklerimi, bütün detaylarıyla yazmak ve insanlara aktarmak. Maalesef Türkiye’de Doğu Türkistan’la alakalı pek çok tezvirata şahit olduğumuz için, bizzat tecrübe ettiğim şeyleri anlatmak, artık kaçamayacağım bir göreve dönüştü. Bunun için bir kitap yazdım: Kayıp Coğrafyanın İzinde -Doğu Türkistan Seyahatnamesi.- Normalde planımız kitabı eylül ayında okura takdim etmekti. Ancak beklediğim bir şey oldu: Çin Büyükelçiliği meseleye doğrudan müdahil olarak, kitabın yayınını engellemek için resmî girişimde bulundu. Ben doğrusu şimdiye kadar böyle bir hadiseyi ne duydum ne de gördüm. Metnine muttali olmadıkları ve içeriğini bilmedikleri bir kitabın yayınına engel olma çabası, gördüğüm ve yaşadığım şeylerin gerçekliği konusundaki en kesin delildi bana göre. Çin, benim Doğu Türkistan’da neye şahit olduğumu biliyordu çünkü ve bir Müslüman olarak gördüklerimi nasıl aktaracağımdan da emindiler. Bütün bunlara rağmen yine de kitabı yayınladık; gösterdikleri dirayet sebebiyle Ketebe Yayınları’na minnet ve şükran borçluyum doğrusu. Doğu Türkistan’ı, oradaki yıkımı ve Çin’in uyguladığı asimilasyonun her boyutunu gördükten sonra bile, ben hâlâ ümitvarım. Tarihin akışı devam ediyor.
Kaynak : ://www.gzt.com/hayat/dogu-turkistanda-uygurlara-yonelik-baski-politikalari-4209232?fbclid=IwY






