Yalta İçgörüleri 2025

 Asiye  Abdulvahap Uygur(YAraştırmacı Yazar Uygur İnsan Hakları Projesi Uzmanı – Hollanda)

 20. yüzyılın ortalarında Uygurlar iki kez bağımsız bir devlet kurma girişiminde bulundu. En dikkat çekici girişim, 1944-1949 yılları arasında Sovyet desteğiyle ortaya çıkan Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ydi. Ancak Yalta Konferansı’nın ardından varılan büyük güç anlaşmaları ve 1971 tarihli 2758 sayılı BM Genel Kurulu Kararı, Uygur egemenliği olasılığını ortadan kaldırdı. Uygurların yer almadığı bir ortamda alınan bu kararlar, bugün de dünyanın ulus olma ve kendi kaderini tayin etme anlayışını şekillendirmeye devam ediyor.

BM Şartı’nda (Madde 1, Paragraf 2) yer alan ulusal özyönetim ilkesi, modern uluslararası hukukun temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bu ilke, tüm halkların kendi siyasi kaderlerini seçebilmelerini garanti altına almayı amaçlar. Ancak pratikte bu ilke nadiren tutarlı bir şekilde uygulanır. Afrika ve Asya’daki birçok yeni bağımsız ülke için Şart, bağımsızlık ve ulus inşası için yasal bir temel sağlar; ancak Uygurlar gibi diğer gruplar için bu ilke, Soğuk Savaş dönemi jeopolitik kaygıları nedeniyle bastırılmıştır.

Yalta Konferansı öncesinde Sovyetler Birliği, Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni hem ideolojik hem de stratejik nedenlerle destekliyordu. Moskova’nın desteği, daha geniş kapsamlı anti-emperyalist söylemini ve Orta Asya’da nüfuz kurma arzusunu yansıtıyordu. İli bölgesinde Uygurların egemen olduğu rejimi desteklemek, aynı zamanda Çin Milliyetçi hükümetini zayıflattı ve Sovyet sınırındaki Batı etkisini sınırladı. Burada “Batı etkisi” esas olarak Anglo-Amerikan blokunu ifade eder, çünkü hem İngiltere hem de Amerika Birleşik Devletleri o dönemde Çin Cumhuriyeti’ni desteklemişti. Doğu Türkistan Cumhuriyeti, kısa süreli de olsa yerel yönetim ve fiili özerklik için alan yaratmıştır.

Yalta Konferansı’ndan sonra her şey değişti. Sovyetler Birliği önceliklerini yeniden düzenleyerek, Dış Moğolistan’ın bağımsızlığını tanıması karşılığında Çin Milliyetçi hükümetine destek teklif etti. Bu pragmatik uzlaşma, daha geniş bir stratejiyi yansıtıyordu: doğu sınırında istikrarı sağlamak ve Batı ile daha fazla çatışmadan kaçınmak. Uygurlar için bu, siyasi özlemlerinin büyük güç diplomasisinin sunağında tutulması anlamına geliyordu. 1946’da, Sovyet baskısı altında, Doğu Türkistan koalisyonu Nanjing’deki Çin hükümetiyle müzakere etmek zorunda kaldı; cumhuriyet, Sincan Eyaleti olarak yeniden sınıflandırıldı ve bağımsız statüsü fiilen sona erdi. Üç yıl sonra, Sovyetler Birliği tam bir geri çekilmeyi destekledi. 1949’da, birkaç önemli Uygur lideri Pekin’e giderken gizemli bir uçak kazasında hayatını kaybetti ve ulus inşası girişimleri trajik bir şekilde sona erdi.

1949 ve 1971 yılları arasında Çin hükümeti, askeri konuşlandırmalar, idari düzenlemeler ve bir dizi siyasi hareket aracılığıyla Uygur bölgesi üzerindeki kontrolünü pekiştirdi. Aynı dönemde, yurtdışındaki Uygur sürgünleri sessizce uluslararası tanınma arayışına girdiler veya en azından farkındalık yaratmaya çalıştılar, ancak bu talepleri blok çatışması mantığı tarafından bastırıldı. Dünya, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş dönemine girdi. Yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, ABD önderliğindeki Batı sisteminden ayrılarak Sovyet önderliğindeki Doğu bloğuna yöneldi.

Bu durum 1971’de daha da belirginleşti. Birleşmiş Milletler, Çin Halk Cumhuriyeti’ni “Çin’i temsil eden tek yasal hükümet” olarak tanıyan ve Çin Cumhuriyeti’ni (Tayvan) koltuğundan eden 2758 sayılı Kararı kabul etti. Bu hamle, diplomatik temsilde pragmatik bir düzeltme olarak tanımlansa da, “Çin”in topraklarını ve yapısını hiçbir zaman yeniden incelemedi. Ne Uygurlar, ne Tibetliler ne de Tayvanlılar bağımsız siyasi varlıklar olarak kabul edildi. Karar, “Çin”i tek ve bölünmez bir varlık olarak kodlayarak, uluslararası kamuoyunda Pekin’in toprak iddialarını desteklerken, diğer egemenlik iddialarına yer bırakmadı.

Ancak bu sonuç kaçınılmaz değildi. 1971’den önce Birleşmiş Milletler, “Çin” topraklarındaki tüm toprakların gerçekte neyi temsil ettiği konusunda net bir karar vermemişti. Bu küçük ama gerçek belirsizlik, hâlâ tartışma ve farklı kimliklerin tanınmasına alan açıyordu. 2758 sayılı Karar bu pencereyi tamamen kapattı. O zamandan beri uluslararası hukuk, “Çin”i fiilen bölünmez bir bütün olarak ele almış ve topraklarındaki çeşitli etnik grupların tarihini ve özlemlerini artık dikkate almamıştır.

“Çin” terimi, bir zamanlar, çağdaş anlamıyla tek bir ulus-devletten ziyade, “Avrupa” veya “Afrika” gibi geniş ve çeşitli bir kültürel alanı ifade ediyordu. Birleşmiş Milletler Çin’i birleşik ve egemen bir varlık olarak tanıdığında, karmaşık tarihsel gerçeklik tek bir siyasi olguya dönüştü. Dil ve hukuktaki bu değişimin derin sonuçları oldu: Uygurları, ulusal deneyimleriyle birlikte, daha büyük bir varlığa dahil edilmiş bir “azınlık grubuna” dönüştürdü; siyasi kimlikleri savaş tarafından bastırılmadı, aksine uluslararası terminolojinin sessiz gücü tarafından bastırıldı.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde Pekin, nüfus sayımları, kültürel tanınma ve “ulusal birlik” siyasi söylemiyle sunulan çok etnikli birlik imajını besliyordu. Ancak bu önlemler her zaman “bölünmez egemenlik” ilkesi altında işliyordu. Marksist-Leninist ilerici fikirler ve modernleşmeyi hedefleyen milliyetçi anlatılarla birleşen bu çerçeve, Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan ve Çin’in devlet ideolojisiyle pekiştirilen geniş kapsamlı bir asimilasyon projesi için meşruiyet sağlıyordu. Uluslararası kurumlar egemenliğin dilini sağlarken, iç politika da eylemin gerekçesini oluşturuyordu. Birlikte, Uygur tarihinin ve kültürünün dünyanın gözetimi altında sistematik olarak silinmesine olanak tanıyan bir yapı inşa ettiler.

Uygur devlet statüsünün ortadan kalkması yalnızca iç baskının bir sonucu değildi. Aynı zamanda küresel bir tercihin, güçlü uluslar tarafından alınan ve uluslararası hukuk tarafından onaylanan bir kararın sonucuydu. Yalta Konferansı, Sovyetler Birliği’nin ilkeyi pragmatizmle değiştirdiği anı işaret ediyordu; 2758 sayılı Karar, hiçbir küresel kurumun Çin’in toprak taleplerini sorgulamamasını güvence altına almıştı. Birlikte, bir ulusun “ulusal haritadan” sessizce çekilmesini mümkün kılan yasal ve diplomatik bir ortam oluşturdular.

Bu tarihin yankıları bugün hâlâ yankılanıyor. 20. yüzyıl ortalarında alınan kararların mirası, uluslararası sempati ve tanınmanın sınırlarını belirlemeye devam ediyor. Küresel toplum egemenliği değişmez bir ilke olarak gördüğünde, düzenin bedelinin sessizlik olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş olur. Uygur mücadelesini hatırlamak, yalnızca geriye dönüp bakmak değil, aynı zamanda şu soruyu sormaktır: İnşa ettiğimiz dünya, içinde yeri olmayanlara yer bırakıyor mu?

Görsel kaynağı: John Hall Paxton Belgeleri (MS 629). Elyazmaları ve Arşivler, Yale Üniversitesi Kütüphanesi.