logo

trugen jacn
11 Ağustos 2025

DÜNYANIN KANAYAN KALBİ DOĞU TÜRKİSTAN’DAN TÜRKİYE’YE HAZİN BİR GÖÇ HİKAYESİ

Kitap tanıtım
Prf. Dr. Cihan Okuyucu:
(Nurala Göktürk, Tanrı Dağlarından Erciyes’in Eteklerine-Göç Hikayeleri- Türk Dünyası Vakfı, 2023, 466s.)
Doğu Türkistan! Türk dünyasının kanayan kalbi, dinmeyen sızısı. Ne zaman Doğu Türkistanla ilgili bir hatıra dinlesem veya bir eser okusam yüreğim kabarır, gözlerim yaşarır. Şimdi yine günlerdir böyle bir eserle yatıp kalkıyor, her sayfayı çevirdikçe yeni bir acıyla gözyaşı döküyorum. Hangi eserden mi söz ediyorum? Hayatını Doğu Türkistan davasına adayan ve şiir kitapları, anadilden Türkiye Türkçesine yaptığı uyarlamaları, çeşitli dergilerdeki yazıları, folklordan giyim kuşama ve mutfak kültürüne kadar hemen her alandaki tanıtıcı faaliyetleriyle Türkiyedeki Uygur camiasının mümtaz şahsiyetlerinden olan Nurala Göktürk’ün “Tanrıdağlarından Erciyesin Eteklerine Göç Hikayeleri” isimli yeni eserinden. Hatırat türündeki bu eser 1961 yılında Komünist Çinin zulmünden kaçarak Afganistana sığınan, oradan da 1965-67 yılları arasında Türkiyeye getirilerek Kayseriye iskan edilen birkaç yüz Uygurun okumaya yürek dayanmaz acılarla ve ibretlerle dolu hicret hikayesi. Bu hikayeyle Nurala Hanım aslında çok gecikmiş olan tarihi bir görevi yerine getiriyor ve benzer çalışmalara da bir kapı aralıyor.
Takdimler, takrizler ve Doğu Türkistan hakkında okuyucuyu bilgilendirici bazı bölümler bir tarafa eldeki bu hacimli eser esas itibarıyla yazarın kendi hayat hikayesiyle göç kafilesinde bulunmuş bir grup insanın hatıralarından meydana geliyor. Bir baba vasiyeti olan bu işi yıllarca gönlünde taşıyan Nurala Hanım, iş-güç, çoluk-çocuk gailesinden biraz soluk alabildiği 2008 yılında kolları sıvayıp henüz hayatta olan hemşehrilerini konuşturmuş ve videoya çekmiş. Bu kayıtları da daha sonra deşifre edilip bilgisayara aktarmış. Araya giren bir bilgisayar kazasının hayli geciktirdiği kitaplaşma süreci nihayet bugünlerde müyesser olmuş.
Türkiyede doğan genç kuşaktan birkaç isim hariç yazarın konuşturduğu kişilerin tamamı Doğu Türkistanda dünyaya gelen ve hicret yolculuğuna katılan şahsiyetler. Yaş, cinsiyet, meslek ve yöre bakımından farklı oluşları, her birinin hatıralarına ayrı bir renk ve çeşitlilik katıyor. Her hatıra bir legonun parçaları gibi bazı bakımlardan diğerlerini tamamlıyor ve böylece bize göç öncesi ve sonrasıyla yaklaşık 100 yıllık bir Doğu Türkistan fotoğrafı veriyor. O halde biz de eseri böyle bütüncül bir bakışla ve kronolojiye uygun olarak ele alıp tanıtmaya çalışalım
GÖÇTEN ÖNCEKİ DURUM:
En yaşlısı 1923 doğumlu olan hatıra sahiplerinin anlattıklarına baktığımızda ortaya çıkan tabloya göre Doğu Türkistan’daki Çin istilası 1949 yılına kadar nisbeten katlanılabilir durumdadır. Merkezi Çin halkının sefaletine karşı Uygurlar ekseriyetle iş güç sahibi, ticaretle veya sanatla meşgul, geniş topraklara, bağlara, bahçelere ve dükkanlara sahip varlıklı insanlardır. 1947-48 yıllarında henüz küçük bir çocuk olan Mehmet Ergenekon’un anlattıkları merkezi Çinden temizlik ve kanalizasyon işlerinde çalıştırılmak üzere katarlarla Doğu Türkistana taşınan Çinlilerin dizboyu sefaletine şahitlik etmekte. Açlığın pençesinde kıvranan bu çelimsiz insanlar, sokakta ne bulursa yiyen, 8-10 tanesi bir çadırda yaşayan, aynı leğeni hem yıkanma hem de lazımlık olarak kullanan pasaklı, korkak, acınası zavallılardır. Küçük Ergenekon, bir gün iki Çinlinin gelip babasından yandaki gölde vaklayan kurbağaları avlama izni isteyişini, izni alınca yere kadar eğilip teşekkür edişlerini, sonra tavada pişirdikleri kurbağaları neredeyse çiğ çiğ yiyişlerinden duyduğu hayret ve iğrenmeyi ifade etmektedir(s.297). Ne var ki halkın acıma duygularını celbeden bu sefil varlıklar zamanla korkunç canavarlara dönüşeceklerdir.
1923 Artuş doğumlu olan Mehmet Salih Artuş da hatıralarında, Doğu Türkistanın komünizm öncesindeki durumuna bir çok açıdan ışık tutuyor. Mehmet Salih, Türkiyede tahsil görüp memleketine hizmet için 1932 yılında geri dönen ve cedit usulünde 24 okul açan, aynı zamanda Doğu Türkistan milli marşının da yazarı olan Mehmet Ali Tevfik Efendi’nin açtığı medresede okumuş, onun öğrencisi olmuştur. Kendi hikayesi etrafında Doğu Türkistandaki eski-yeni gerilimine temas eden Artuş, bu meyanda Talat Paşanın emriyle 1914 yılında Türkiye’den gidip okullar açan Ahmet Kemal İlkulla ilgili bazı hatıraları da naklediyor. Bu vesileyle Ahmet Kemal İlkul’un son baskısı Büyüyenay Yayınlarından çıkan Doğu Türkistan Hatıralarını meraklı okuyucularımıza hararetle tavsiye etmek isteriz. Ne hazindir ki o zamanlarda Doğu Türkistan bu aydın evlatlarının kıymetini iyi bilememiş ve gerek kör taassuba gerekse şahsi çıkar çekişmelerine kurban etmiştir. Nitekim bulunmaz bir maarif adamı olan Mehmet Ali Tevfik Efendi de bazı muhteris hemşehrilerinin iftirasıyla atıldığı hapiste 100 arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilmiştir. Artuş’un hatıralarında 1931’de Kumul’da çıkan ve büyüyerek 1933’de Kaşgar Doğu Türkistan Cumhuriyeti ile sonuçlanan bağımsızlık hareketiyle 1944’de Gulca’da kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetinin de kısa hikayeleri yer alıyor. Ne yazık ki her iki bağımsızlık da uzun ömürlü olamamış, birincisi Ruslar ikincisi ise Mao güçleri tarafından yıkılmış ve hareketin lider kadroları kaza süsü verilen uçak kazaları ve benzer cinayetlerle ortadan kaldırılmıştır (s.182-92).
Eldeki hatıralar Doğu Türkistanın asıl felaket yıllarının 1949’da Mao’nun iktidarı ele geçirmesiyle başladığında ittifak ediyor. Komünistler her yerde olduğu gibi Uygur halkı arasına da nifak ve düşmanlık kıvılcımları saçarak onları parçalayacak, ayak takımını çeşitli vaatlerle toplumun zengin ve elinden iş gelir kişilerine karşı kışkırtıp kullanacaktır. Toplumun saygın kişileri ve din adamları bin bir tezyif ve işkenceden sonra ayak işlerine verilerek itibarsızlaştırılacak ve böylece halk başsız bırakılacaktır. Eser, Maonun ölümüne kadar devam eden 25 yıllık dönemde yaşanan bu kabil tahammül edilmez hatıralarla doludur. Her yıl daha da ağırlaşan baskılarla şahsi mallara el konulmuş, evlerde yemek pişirilmesi dahi yasaklanarak mahalle halkına müşterek kazanlardan ölmeyecek kadar yemek verilmesi uygulamasına geçilmiştir. 1926 Yarkent doğumlu olan Nurcan Hanım Kahraman, Kızıl Çin öncesi ve sonrasındaki çarpıcı değişime örnek olmak üzere tanıdığı iki zengin hanımdan bahsediyor. Komünizm öncesinde israf içinde yaşayan ve faytondan inerken bile ikişer hizmetçi tarafından koltuklanan Altun Paşa ve Ay Paşa ismindeki bu fevkalade zengin ve kibirli iki kardeş, her şeyin ellerinden alındığı komünizm devresinde çöpten ekmek toplayacak hallere düşmüşlerdir(s.285-86). Zengin bir aile kızı olarak 1939’da Yarkentte dünyaya gelen Paşahan İlktürk de, fakirleri zenginlere karşı kışkırtan sinsi Çin politikasının canlı tanıklarından biridir. Bir gün okuldan eve dönen küçük kız, kışkırtmaya kapılan eski hizmetçilerinin annesine ait elbiseleri yağmalayışına şahit olmuş ve bu ruhi sefalet karşısında kahrolmuştur. Başka bir gün de halli vakitli komşularını sokaktaki bir eşek leşinden et koparırken görerek utancından başını çevirmek zorunda kalmıştır(s.265-69).
Bu dönemde; eli iş tutan erkek ve kadınların evlerinden koparılıp dağ başlarındaki maden ocaklarına götürülerek yıllarca yarı aç yarı tok bir halde çalıştırılmaları, kaçmaya teşebbüs edenlerin kurşuna dizilmeleri rutin uygulamalar haline gelmiştir. 1956 yılında yeni bir kararla cami ve mescitler içkili dans kulübüne çevrilmiş, dini ve milli kitaplar meydanlarda yakılmış, gönül açma eğlencesi adı altında herkes başkasının eşiyle dans edip içki içmeye zorlanmıştır. Komünist ideoloji nazarında artık; “Namaz kılmak işi olmayanın işi, oruç tutmak aşı olmayanın işi” olmuştur. 1924 Gulca doğumlu İzzethan Hacı Rahmanoğlu’nun 27 yıl öğretmenlik hatıraları da aydın bir öğretmenin gözüyle Çinli öğretmenlerin tatlı dille çocukları din ve milliyet aleyhine zehirlemesi ve asimilasyon politikasıyla ilgili ilginç örnekleri ihtiva etmektedir.(s.276-84)
Doğu Türkistan halkı tabiatıyla bütün bu zulümlere elinden geldiği kadar direnmiş ve büyük bedeller ödemiştir. 1939 Gulca doğumlu bir öğretmen olan Tursunay Süydünlü, camilerin kapatılmasına karşı çıkan babasının zincirlenip götürülüşünü ve bir maden ocağına kapatılan 15 bin tutukluyla birlikte patlatılarak öldürülüşüne tanıklık etmektedir(s.325-32). 1928 Gulca doğumlu olan Hüseyin Ubeydullah(Hazneci) de yine medreselerin ve camilerin yıkılmasına karşı çıkan insanların sokaklarda kırbaçlanarak dolaştırılmasına ve meydanda kurşuna dizilen babası ile ağabeyinin hiçbir dini vecibe yerine getirilemeden sessizce bir çukura gömülüşüne şahit olmuştur(s.303).
İşte böyle bir ortamda 1957 yılında Yarkent’te dünyaya gözlerini yazarımız, Seyit Abdülveli Han kızı Nurala’nın çilesi de daha anne karnındayken başlamıştır. Aşağıdaki satırları okurken insanın boğazının düğümlenmemesine imkan var mı:
“ Annemin bana hamile kaldığı günlerde memleketimiz tarihin en talihsiz, en karanlık günlerini yaşamaktaydı. Bunca karanlık ve karmaşık günlerde bir bebek daha dünyaya getirmek istemeyen annem beni defalarca düşürmeye çalışmıştı ancak başarılı olamamıştı..” (s.1) “Benim dünyaya göz açtığım günlerde babamın Çinlilerce tutuklanıp işkence edildiği haberi üzerine annem beni karanlık ve acılı günlerde dünyaya gelen uğursuz bir bebek olduğum için yüzüme bile bakmamış, hatta emzirmemişti. Yakınlarımız ölmeyeyim diye bana günlerce şekerli su içirmiş, un su ve şekerle yaptıkları mamayla beslemeye çalışmışlardı. Ancak babam benim dünyaya gelişimin beşinci günü eve dönmüştü ve olup bitenleri duyunca çok üzülmüş ve o zor günlerde cam bir biberon getirmiş ilk günlerde keçi sütüyle beslemişlerdi. Sadece benim annem değildi belki de bebeğinin ölmesini isteyen. Daha pek çok anne bebeğini düşürmüş, Çin zulmüne maruz kalmaktansa yaşamamasını tercih etmişti. Anneciğim çok merhametli bir insan olmasına rağmen bu acı gerçeği anlatırken gözyaşları iplik gibi süzülürdü gözlerinden” (s. 23-24)
Yeri gelmişken gerek Nurala Hanımın gerekse yine hatıralarına yer verilen ablası Alanur Hanımın kendisine adeta aşık oldukları babaları, yolbaşcısı Seyit Abdülveli Han’dan ve soyundan da kısaca bahsedelim. Soyu baba tarafından 1863-64 yıllarında Yakup Han zamanında Doğu Türkistanın yaşadığı büyük veba salgını sırasında Hicazdan davet edilen bir seyit ailesine, anne tarafından ise Hindistanın büyük alimlerinden İmam Rabbaniye ulaşan Seyid Abdülveli Han(1899-1984) medrese tahsili görmüş, bilgili, lider karakterli, elinden iş gelir ve vatanına ölesiye bağlı büyük bir şahsiyettir. Yukarıdaki yazarın doğumunu tasvir eden alıntıda bahsedildiği üzere defalarca Çin hapishanelerine girmiş, eziyet görmüş, ancak boyun eğmemiştir. Yazarın abisi olan 1955 doğumlu Emrullah Efendigil’in babasıyla ilgili şu anlatısı onun şahsiyeti hakkında fikir edinmek için kafidir. Göç öncesinde Seyit Abdülveli Han yanına çocuklarını alır ve atalarının medfun bulunduğu türbelere götürür. Yol boyunca içinden sessizce Kuran okuyan baba aile büyüklerinin mezarlarını tek tek ziyaret eder ve sanki diri imişler gibi onlara selam verip konuşur, helalleşir sonra da henüz 6 yaşındaki küçük oğluna dönerek şu vasiyette bulunur:
“Balam sakın unutma o gittiğimiz yerler bizim büyük babalarımızın, dedelerimizin, büyük annelerimizin yattığı yerler. Biz artık buralardan çok uzaklara gideceğiz, belki de biz hiç dönemeyeceğiz. Siz büyüyünce bir gün mutlaka vatanımıza geri dönecek ve gelip buralara sahip çıkacaksınız”(s. 358)
1960 yılında Mezar Reformu adıyla mezarların açılıp şehir dışına nakil kararı çıkmış ve bu işle de Seyyit Abdülveli Han görevlendirilmiş. Ancak Seyyit Abdülveli, ya Bismillah deyip kazmayı kendi ayağına çalıp yaralamış ve böylece bu çirkin amaca alet olmamış. Göçte sınıra kadar koltuk değnekleriyle gelen Abdülveli Han, onları Çin tarafına fırlatarak;
“Ey dünyanın yüz karası, kan içici katil Çin! Sakın vatanımızı bizden aldığını sanma, bastonla çıktığım vatanıma bir gün mutlaka yürüyerek döneceğim !” (s.369)diye haykırmış ve hem kendisi ağlamış hem de beraberindeki herkesi ağlatmış. Bu kahraman babanın hayatının sonraki safhaları ve ibretli vasiyetine ise ileride tekrar döneceğiz. Ancak biz şimdi göç hazırlıklarına ve yol hatıralarına intikal edelim.
BİR UZUN GÖÇ:
Yukarıda özetlendiği üzere komünist Çin idaresinin bir karabasan gibi çöktüğü ve nefes alamaz hale getirdiği memlekette nihayet küçük bir ümit ışığı belirmiştir. Yıllarca sınırlarını kapalı tutan Çin, İslam ülkeleriyle ilişkilerini iyi tutmak için bir jeste bulunmuş ve Afgan kıralı Muhammed Zahir Şahın 1959 yılında yaptığı, Afganistanla akrabalık bağları olan kişilere göç izni verilmesi talebini onaylamıştır. Bu meyanda müracaatları kabul edilen sınırlı sayıdaki isimler arasında yazarın Yarkent eşrafından olan babası Seyyit Abdulveli Han ve ailesi de bulunmaktadır. Şimdi ilk göç kafilesinin hareket tarihi olan 5 Mayıs 1961 sabahına gidelim ve Yarkent şehir meydanına hayalen bir göz atalım.
O gün Yarkent şehri kuruldu kurulalı görmediği büyük bir telaşla ve heyecanla uğuldamakta, meydana açılan sokakları dolduran binlerce insanın gözyaşları, veda cümleleri, uğultuları, hıçkırıkları birbirine karışmakta. Yolcuların paketlenmiş, torbalara basılmış yahut balya haline getirilmiş eşyalarını taşıyan kurşuni renkli Rus kamyonları ve onlara eşlik eden Çinli askerler hareket için sabırsızlanmakta ve yolcuları daha çabuk olmaları için uyarmakta. Nihayet, 80 yaşındaki ihtiyarlardan henüz kundaktaki bebeklere varıncaya kadar her yaştan insanın bulunduğu 100 kadar yolcu, kimisi eşini, kimisi anne babasını ve kimisi de kardeşlerini geride bırakmanın ve bir daha dönemeyeceği ana-ata yurdunu terketmenin yürek ezikliğiyle karman çorman bir halde bu kamyonlara doluşuyorlar ve araçlar hareket ediyor. Geride sevdiklerinden ayrılmanın dayanılmaz acısı, ileride bir cehennemden kurtulma ümidinin zayıf ışığı..Kamyonlar yolcularını sınır kasabası Taşkurgana kadar getirip bırakıyor ve geri dönüyor. Başlarında Mehmet Kasım Cantürk ve Abdülgafur Aydın’ın bulunduğu yolcular çevre köylerden temin edebildikleri kadar at eşek kiralıyor ve yürüyemeyecek durumda olan yaşlı ve çocuklarla eşyalarını bunlara yükleyerek yola koyuluyorlar.
Taşkurganı Afganistandaki Bedahşan şehrine bağlayan bu uzun yolun adı Vahan Koridoru. Eskiden tüccarların gelip geçtiği 350 kilometre uzunluğundaki bu ıssız koridor Kuzeydeki Tacikistanla güneydeki Pakistanı ayıran Pamir Dağlarının arasından geçiyor ve kah rakımı 4-5 bin metreyi bulan buzul kaplı tepelere kadar yükselip kah nehir yataklarına doğru alçalıyor ve bazan birkaç metreye kadar daralıp bazen de birkaç kilometre genişleyerek nihayet Afganistan sınırına ulaşıyor. Koridorun Afganistana yakın kısımlarında İsmaili mezhebinin müntesibi olan Vahiler, Kırgızistana bakan taraflarında ise birkaç bin kişiden oluşan Pamir Kırgızları yaşamakta.
Şimdi bu ilk göç kafilesinin başındaki Mehmet Kasım Cantürk’ü biraz daha yakından tanıyalım.. 1925 yılında Yarkentte doğan ve kapatıldığı 1958 yılına kadar Kaşgardaki Hanlık Medresesinde öğretim gören Cantürk Hoca 48 kişilik ilk göç kafilesinin başında bulunduktan başka hem Afganistanda hem Türkiyede Doğu Türkistan davasının önde gelen şahsiyetlerinden biri olmuştur. Kabil’de Seyyit Abdülveli Han’ın başkanlığında kurulan Şarki Türkistan Muhacirler Cemiyeti’nin genel sekreterliğini yürüten Cantürk, bu süre boyunca yabancı sefirlere Arapça, Farsça, Türkçe ve İngilizce mektuplar yazarak aktif bir rol oynamış, bilahere 1966 yılında Kayseride kurulan Doğu Türkistan Yardımlaşma Derneğinde de uzun yıllar yöneticilik yapmıştır. Bendeniz de kendisini Erciyes Üniversitesi’nde görev yaptığım yıllarda tanıdım ve göz yaşları içinde anlattığı göç hikayelerini defalarca dinledim. Şimdi not etmediğim için hayıflandığım bu hatıralar arasında en ilginci herhalde şu olmalı: Hocanın başında bulunduğu kafile bir gece dağ başında bir beyaz kurt sürüsü tarafından sarılır. Hoca, hayvanları korkutmak için hemen ateş yaktırır ve sonra Yusuf suresinden ayetler okumaya başlar. Ateşi çevreleyen kurtlar ayaklarını dikip okunan Kuranı sessizce dinlerler ve sonra da geri dönüp gecenin karanlığına karışırlar. Rahmetli Cantürk bunu Kuran-ı Kerimin kerametine atfederdi.
Lakin biz tekrar göç bahsine geri dönelim. Mehmet Kasım Cantürk ve kafilesinin hareketinden 9 gün sonra Yarkentten ikinci bir kafile daha hareket edecektir. İlkinden biraz daha kalabalık olan bu kafilenin başında yukarıda kendisinden kısaca bahsetiğimiz, yazarımızın babası Seyyid Abdülveli Han bulunmakta. Göç esnasında aileler parçalanmış, kimisinin annesi babası kiminin de evladı geride kalmıştır. Küçük Nurala’nın henüz 30 yaşındaki annesi de bir evladını, annesini ve kardeşlerini geride bırakmak zorundadır ve bu yüzden gidip gitmeme konusunda tereddüt içindedir. Bunun üzerine ağabeyi Ömer onu şu dokunaklı sözlerle ikna etmeye muvaffak olur:
“ Git kardeşim ! Allaha tevekkül et ve git, çocuklarını yetim etme, yuvanı dağıtma. Hür bir dünyada kimliğini bilen özgür insanlar olarak yetiştir evlatlarını. Bizi özleyeceksin, biz de seni çok özleyeceğiz. Her ayın ön dördüncü gecesinde biz burada senden haber bekliyor olacağız. Sen gittiğin diyarlardan biz buradan dolunaya duygularımızı, özlemlerimizi dualarımızı söylüyor olacağız. Şunu hiç aklından çıkarma, aynı gökyüzünün çatısı altındayız. “(s.27)
Yazarımızın aşağıdaki tasvirleri de bu iç kanatan veda tablosunu ve ahitleşmeyi tamamlamakta:
“ Anneciğim Afganistana geldiğimiz günlerden itibaren her ayın on dördüncü gecesi dolunay göründüğünde, ev halkı uyuduktan ve el etek çekildikten sonra bahçeye çıkardı, ayla yıldızlarla pervanelerle konuşurdu. Sanki birileriyle dertleşiyor gibi annesine ve kardeşlerine özlemini, selamını gönderiyor, dakikalarca sessizce dua ederek ağlıyordu. Canım annem, anacığını, kardeşlerini sorardı geceye, gökyüzüne , aya yıldıza bazan rüzgarlara, bazan karlara, yağmurlara, bulutlara, uçan kuşlara. Kendi tabiriyle sanki bir yangın yeriydi anacığımın yüreği. “(s. 5)
Göç yolu henüz 4 yaşında küçük bir kız çocuğu olan Nurala’nın hafızasında silinmez bir çok iz bırakacaktır. Aşağıdaki trajik manzara ve bir masal kahramanı gibi çıkagelen baba tasviri de bu silinmez izlerden biri:
“Kafile dağların eteğindeki nehrin kenarında mola vermişti. Akşam üstü karşıya geçmek için telaşla toparlanıyorlardı. O esnada benim karnım ağrıyordu. Büyüklerden biri elimden tutup ihtiyacımı görebilmem için dağın yamacında bir tümseğin arkasına götürüp bırakmıştı. Günlerce kuru gıdalar yediğimiz için ağır derecede kabız olmuştum. İhtiyacımı gidermek uzun sürdüğünden mola yerine döndüğümde kimsecikler kalmamıştı, kafile çoktan nehrin karşısına geçmişti. Dağların orta yerinde gürül gürül akan nehrin öbür yakasında bir başıma kalakalmıştım. Öyle korkmuştum ki korkudan oracıkta ölebilirdim. Beni unutmuşlardı. Dehşetle gürül gürül akan nehrin kenarında bir o yana bir bu yana koşuyor, avazım çıktığı kadar; “Baba, baba, ben kaldım.”.diye feryat figan bağırıyor, ağlıyordum. Fakat o nehrin gürültüsü ve esen rüzgarın, yağan yağmurun sesinden kimseler sesimi duymuyordu. Ümidim tükenmek üzereyken babamın el sallayıp nehrin ortasında beyaz bir atla bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. Nehrin orta yerinde suyun içinde atın sadece kulakları babamın da omuzundan yukarısı görünüyordu. Babam atla nehirden çıkıp beni kucağına alıp bağrına bastı, sıkı sıkı sarıldı. “Korkma balam korkma, ben geldim..” diye beni teselli etmeye çalıştı. Babamın kucağında karşıdan karşıya geçerken , babam Kuran-ı Kerimden ayetler okuyordu. O sırada gök gürlüyor, şimşekler çakıyor, gökyüzü yarılmışçasına yağmur yağıyordu..”(s.3-4).
Aynı ekipteki Mehmet Emin Tuğcu’nun hatıraları da oldukça ayrıntılı ve aydınlatıcı. Buna göre gelen kafilenin Afgan sınırında Bedahşana giden komutanın dönüşü için 21 gün açıkta bekletildiğini, Amu Deryayı geçen kafilenin çocukları küfelere koyup atlara bağladıklarını öğreniyoruz. Mayısta yola çıkan kafile 8.10.61’de sınırdan girmiş. Sınır şehri Kaley Pençe’de iki gün kaldıktan sonra Şikeşim şehrine gelince halktan sıcak ilgi görmüş. Buradan, başında bulunduğu kafileyle Bedehşana giden Mehmet Cantürk’e haber gönderilince, Cantürk Hoca tuttuğu bir kamyonla gelerek içinde anne babasının da bulunduğu bu ikinci kafiledeki 150 kişiyi Bedahşana götürmüş. Buradan Hanabad, Kudüs, Kabil, Mezar-ı Şerif ve Bağlan gibi şehirlere dağılan muhacirler daha sonra Seyit Veli Hanın davetiyle Kabilde toplanacaklardır (s.202-18).
Yarkentten çıkan bu iki kafileyi Temmuz’da Gulcadan gelen diğer bir kafile izleyecektir. Bu kafilede yer alan Hüseyin Ubeydullah(Hazneci)’nin anlattıklarına göre Hüseyin Salih(Tarancı)’nın başında bulunduğu bu kafilede 32 aile bulunmaktadır. Dağın zirvelerindeki zehirli sisten dolayı vefat eden iki kişi toprak bulunmadığından, yerlerinin belli olması için paltolarının ucu dışarıda kalacak şekilde üstlerine taş yığılmak suretiyle defnedilirler. Güzergah üzerindeki işaret taşlarını takip eden kafile bir noktadan sonra yolunu yitirir. Etrafı keşfe çıkan Hüseyin Ubeydullah ve Mirgıyas Pamirdeki Kırgızların lideri olan Rahman Kulu Hanın(1913-1990) adamlarıyla karşılaşırlar. Geniş bir ovada kıl çadırlarda yaşayan Kırgızlar yolcuları konuklar ve yol ihtiyacı olan taşıma hayvanlarını ve rehberi tedarik ederler. Hüseyin Hazneci binlerce koyun, manda, inek ve at besleyen obanın zenginliğini, tertip ve düzenini hayranlıkla tasvir etmektedir(s.301-14). Bu bahse biz de bir cümlelik not ilave edelim. Afganistan-Rus savaşında yerlerini değiştirerek Pakistan taraflarına inen Pamir Kırgızlarından 1138 kişi 1982 yılında Türkiyeye getirilerek Van gölünün kuzeyindeki Ulupamir Köyüne yerleştirilmiştir ve hala burada yaşamaktadırlar.
Gulca kafilesinde yer alan öğretmen Tursunay Süydünlü(d.1939) yolda çekilen zorlukları, Rus kamyonlarıyla bırakıldıkları sınırda iki dağın yamacını birleştiren ve altından gürül gürül bir ırmağın aktığı, beşik gibi sallanan incecik asma köprüyü emekleyerek geçerken yaşadıkları büyük korkuyu tafsilatlı olarak anlatmaktadır. Yolculukta, zorluklar yanında insanı gülümseten bazı hadiseler de yok değildir. Sözgelimi Taşkurganda, Ayşem isimli genç hanım nur topu bir kız dünyaya getirmiş ve doğduğu yere nisbetle Taşkız adı verilen bebek yol boyunca herkesin elinde oyuncak olmuş. Yine pek güzel olan Ayşem’in kocası kıskançlığından yol boyunca herkesle çekişip durmuş!
Hareket tarihi verilmemekle birlikte Mir Mehmet Göktürk’ün başkanlığında Kaşgardan 4. bir kafile daha kalkar. Bu kafilede yer alan Paşahan İlktürk(d.1939)’ün anılarından da birkaç cümle aktaralım. Yarkentten kamyona bindirilen 68 kişi sabah 04 sularında Kaşgara götürüldüğünde şehirde onları uğurlamaya gelen ve kıyameti andıran bir kalabalık varmış. Beraberlerindeki 10 askerle birlikte 3 gün yürüyerek sınıra geldiklerinde iyi Uygurca bilen komutan veda esnasında “vurulacağımı bilmesem ben de sizinle kaçardım “ diye ağlamış ve çevre köylerden temin ettiği at ve eşeklerle birlikte kafileyi uğurlamış. Yolcular 11 gün sonra mola yerinde bir öndeki kafileden 18 yaşındaki Muhammed Nadir Hanın üzeri taşla örtülmüş ve sanki diriymiş gibi gülümseyen cesediyle karşılaşmışlar. Dağın yüksek yerlerinde oksijen azlığından bazen ateş bile yakılamamış ve insanlar halüsinasyonlar görmüşler. Kafiledekiler hasta olmamak için bolca soğan sarımsak yemek ve çok zaman kirli suları defalarca ince kumaşlardan süzerek içmek zorunda kalmışlar(s.273-65).
Bu kafilede yer alanlardan biri de Meryem Batuhan(d.1925)’la eşi Yusuf Ahun’dur. Aslında Afganistanla hiçbir akrabalık ilişkisi olmayan Yusuf Ahun’un çıkış izni yoktur. Ancak maharetli bir ressam olan Yusuf Ahun, bir tanıdığının belgesini ödünç alır ve sabaha kadar maharetle kopyalar. Bu sahte belgeyle yaptığı müracaat kabul edilir ve izin belgesini alır.(s. )
Yol anıları içinde gülümseten sahnelerden biri de Tacihan Türksoy’a ait. Göç yolunda birbirlerine sokulup uyudukları bir gece molasında Tacihan Hanımla eşi nefislerine mağlup olmuşlar ve gusletmek icab etmiş. Genç çift sabahın köründe herkes uyurken usulca kalkıp çevrede su aramaya çıkmışlar. Bu arada Tacihan Hanım, başına daha nelerin geleceğinden habersiz, kendisini bu zor duruma sokan eşine içten içe kızıyormuş. Bizimkiler hayli arayıp taradıktan sonra bir kaya kovuğunda bir su birikintisi bulmuşlar. Genç kadın üstünü çıkarıp yıkanmaya hazırlanırken, kocası da paltosunu setre yapmış. Lakin tam suyu başına dökecekken bir de ne görsün ! Uzaktan bir kurt sürüsü kendilerine doğru kopup gelmiyor mu! Can havliyle mantosunu kapmış ve eşiyle birlikte arkadaki mağaralara doğru kaçmaya başlamış. Nihayet hayli uzakta bir kaya kovuğu bulup saklanmışlar. Bir müddet bekleyip kurtların gittiğine emin olunca yarım kalan yıkanma işini tamamlamak üzere kovuktan çıkmışlar ama bu sefer de yollarını kaybetmişler. Neyse efendim bin hal ile suyu ve elbiselerini bulup, yıkanıp paklanmışlar ama vakit de öğleni bulmuş. Mola yerine döndüklerinde başta küçük kızları olmak üzere herkes telaş içinde onları aramakta imiş. Suçlu koca durumu itiraf edince milleti bir gülmedir almış ve bundan sonraki gecelerde yatarken herkes birbirine “uslu durun yoksa birinizi kurt kapar” diye takılır olmuş(s.350-53).
Trajikomik hadislerden bir diğeri de Sarıhan Türkistanlı(d. 1941)’ya ait. Göç esnasında küçük kızı Amine, ishal olmuş ve gitgide ağırlaşan çocuğu kurtarmak için yol üzerinde tesadüf edilen Vahil’erden bir çadır kiralanmış. Ancak çocuk ölünce yerliler onun çadırdan çıkarılıp defnine izin vermemişler ve ortalığı ayağa kaldırmışlar. Bizimkiler dil anlaşmazlığından dolayı sebebini bilmeksizin iki gün boyunca içeride mahsur kalmışlar. Nihayet bir tercüman bulunmuş ve Vahilerin itikatlarına göre yabancı birinin vefatının uğursuzluk sayıldığı ve bunu izale için önce bir keçi kurban edilmesi gerektiği anlaşılmış. Bu vecibe yerine getirildikten sonra çocuğu bir köşeciğe defnetmek kabil olmuş. Küçük çocuğun yaşıtı olan Dursun Karagözün kızı da birkaç gün sonra kuş olup uçmuş ve iki yavru hayatta olduğu gibi ölümde de yoldaş olmuşlar. Yine kafiledekiler bir sabah kalkınca korkunç bir manzarayla karşılaşmışlar. Yırtıcı kuşlar tarafından gözleri oyulan yük eşeklerinin acı içinde kıvrandıklarını ve sağa sola yıkıldıklarını görmüşler. Bir iki gün içinde ölen hayvanların yükleri de haliyle yolculara kalmış(s.289-93).
AFGANİSTANDAKİ GÜNLER:
Yukarıda da anlatıldığı üzere Afganistana değişik zamanlarda gelen ve her biri kendi kaderinin rüzgarına kapılarak farklı şehirlere dağılan muhacirler bu yabancı muhitte dil anlaşmazlığı ve paralarının geçersiz olması gibi sebeplerle başlangıçta pek çok zorluklar çekmişler. Kimisi günlerce açık arazide, cami köşelerinde veya benzeri yerlerde yaşamış. Ancak geleneksel tıp doktoru olan ve kısa sürede Kabilin merkezi Diafganan’da dükkanını açarak kalabalık ailesini geçindirecek bir gelire kavuşan Abdulveli Han’ın hemşehrilerine göre oldukça iyi durumda olduğu anlaşılıyor. Küçük Nurala, Kabilin Şimalisaray semtindeki evlerinden, ev ve iş düzenlerinden, komşularından ve 4 yıl boyunca görüp yaşadıklarından, çocuk hafızasında kalan canlı tabloları bizimle paylaşıyor.
Afganistanda yaşanan sıkıntılarla ilgili bir çok hatıra arasında sadece insanın içine işleyen birini paylaşmakla yetinelim. Zengin bir aile kızı olan Meryem Batuhan ve yüksek tahsilli eşi Yusuf Ahun indikleri Bağlan şehrinde bir müddet bir cami avlusunda kaldıktan sonra başlarını sokacak bir kulübe bulurlar. Bu fakr u zaruret içinde aylarca doğru dürüst yemek yiyemezler. Nihayet ele geçen cüzi bir imkanla Meryem Hanım bir Özbek pilavı pişirir. Bir tabağı misafirlerine ikram eder. Diğer tabağı çocuklarına ayıracak ve kendisi de tencere dibinde kalanları sıyırmakla iktifa edecektir. Ne varki her gün yenen her yemekten yalnız yaşayan komşuya da bir tabak götürmekle görevli evin küçük kızı kendilerine ayrılan tabağı komşuya götürüverir. Zavallı anne, ağlamaklı olur ve kendisi için ayırdığı tencere dibini çocuklarına pay eder. Fedakarlıkları göz yaşartan bu aile zamanla çalışıp çabalayacak ve kendi fabrikalarını kuracak bir varlığa kavuşacaktır.
Burada biz yazının hacmini arttırmamak için diğer hatıra sahiplerinin Afganistanla ilgili izlenimlerini okuyucuya bırakarak Abdülveli Hanla Turbibi Efendigil arasındaki ilginç bir aşk hikayesini özetlemekle yetiniyoruz.
Turbibi Efendigil(d.1938) herkesin iyi kötü bir yakınının bulunduğu göç kafilesinde yapayalnız genç bir kadındır. Memleketinde öğretmenlik yapmış ve kendisi henüz küçük bir çocukken ailesini terk ederek Hindistana giden babasını bulmak ve hesap sormak amacıyla kafileye katılmıştır. Ancak Kabil’deki misafirlik uzadıkça elindeki parası tükenir ve zor durumda kalır. Daha önce başarısız iki evlilik yapan genç kadının Afganlılardan aldığı sürekli evlenme teklifleri de onu ayrıca sıkıntıya sokmaktadır. Gurbet elde kendisini çok yalnız ve kimsesiz hisseden Turbibi bir iş arayışına girer. Arkadaşı olan Seyit Nisa Hanım onu kuzeni olan Seyit Abdulveli Han’a götürür. Abdülveli Han, Turbibi’yi sahiplenir ve başhekimi dostu olan İbn-i Sina hastanesinde hemşire olarak işe girmesini sağlar. Hayata yeniden tutunan Turbibi, minnet duyduğu Hocayı arkadaşlarıyla birlikte evine davet eder. Başlangıçta bir baba-kız ilişkisine benzeyen bu dostluk- zira taraflardan biri evli barklı ve 61 yaşında, diğeri ise henüz 23 yaşındadır- zamanla başka bir boyuta evrilmeye başlar. Yalnızlık duygularının iyice yoğunlaştığı bir bayram günü Hocadan gelen bir hediye paketi ve zarif mesaj Turbibinin yaralı gönlünü kanatlandırır. Önceleri pek adını koymak istemediği duyguları bayram ziyaretinde artık kontrol edilemez hale gelir. Arkadaşlarıyla Turbibi’nin davetine icabet eden Abdülveli Han, duvarda asılı sazı eline alır ve özgürlük şehidi Lutfullah Muttalip’in 1954 yılında kafes içinde teşhir edilerek idama götürülürken gür sesiyle okuduğu “Tenlerim yaprak titrep tohdidi” diye başlayan ve;
Oygan ey yârim rekipler yaman/Ger ayganmisang jiglatir zaman
(Uyan ey yârim rakipler yaman/Uyanmaz isen uyandırır zaman)
mısralarıyla halkı gafletten uyanmaya davet eden şiirini okur. Karşılıklı şarkıların büyüttüğü gurbet, hasret, hicret duyguları birbirine karışır, gözlerden yaşlar boşalırken gönüller arasındaki duvarlar yıkılır. Artık sırlar faş olmuş, durum açığa çıkmıştır. Peki bütün bunları öğrenen yazarımızın annesi ve Abdülveli Hanın eşi Fatma Hanım ne yapsa beğenirsiniz ? Bu yüce gönüllü kadın çok sevdiği eşinin kanatları altına sığınan bu gurbet kuşunu anlayışla karşılar, sahiplenir ve onu kocasına istetir. Daha sonraki yıllarda da çocuklarına asla üvey anne dedirtmez. Ne diyelim, şimdi Kayseride ebedi uykusunu uyuyan bu evliya yürekli kadının Cenab-ı Hak katındaki makamı âli olsun..
Yaklaşık 4 yıl Afganistan’da kaldıktan sonra İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra’nın tavassutlarıyla Birleşmiş Milletler nezdindeki müracaatları kabul edilen Uygurlar’dan toplamda 235 kişi 1965 yılında üç kafile halinde önce Ankaraya getirilir, ardından otobüslerle Kayseriye nakledilirler. Gerek resmi zevat ve gerekse halk tarafından yoğun bir ilgi ve sevgiyle karşılanan muhacirler birkaç ay çeşitli otellerde ve resmi kurumlarda misafir edildikten sonra yapımı biten Fuar yolu üzerindeki kalıcı konutlara aktarılırlar. Böylece Kayseri’nin mahallelerine yeni bir mahalle daha eklenir: Uygur mahallesi, yahut küçük Türkistan! Bu küçük Türkistan o günden bugüne Ulu Türkistanın burada atan yüreği ve nabzı oldu ve olmaya da devam ediyor. Şüphesiz aynı milletin evlatları olmakla birlikte muhacirler yeni yurtlarına intibakta da bir çok zorluklar yaşadılar. Bilhassa Nurala Hanımın ilkokul anıları ve bilahere eşinin yanlış bir ihbar sonucu tutuklanması sürecinde yaşadıkları, yaptikları gerçekten göz yaşartıcıdır. Ne var ki biz tematik bir bütünlük olması arzusuyla bu bahislerden sarfınazar sadece Doğu Türkistanla yeniden kurulan ilişkiler ve intibalarla sözlerimizi tamamlamak istiyoruz.
MEMLEKET NE HALDE :
Kayseride hayata yeniden tutunan bilhassa yaşlı kuşaktan muhacirlerin çoğu bir gün tekrar anayurda kavuşma hülyalarıyla yaşayıp o hasretle öldüler. Diğer bazıları ise geçici ve yalancı bir baharın yüz gösterdiği Mao sonrasındaki 15 yıl zarfında memlekete gitmek ve yakınlarını ziyaret etmek imkanı buldular. Aşağıda memleketin göç sonrasındaki durumuna ayna tutan bu intibalardan bazılarını özetleyeceğiz. Ancak önce bu göçün en ağır travmalarını yaşamış birisinden, yazarın eşi Hamithan Göktürk ve annesinden söz edelim. Göç sırasında 11 yaşındaki bir ortaokul talebesi olan küçük Hamithan sadece ana yurdunu değil öz annesini de geride bırakmanın derin acısıyla yaralıdır. Babası ve amcaları yanındadır ama annesi akrabalarını bırakamadığı için göç kafilesine katılmamıştır. Hamithan Göktürk anılarında, yeniden orta okula başladığı Bedahşan’da bir gün dayanılmaz hasret duygularıyla Amur nehri üzerindeki bir kayaya oturup akan suya karşı saatlerce ağladığını, sicim gibi gözyaşlarını nehrin köpüren sularına kattığını anlatıyor. Anasını bir türlü unutamayan çocuk hem Afganistan’da hem Kayseriye geldikten sonra ona sürekli mektuplar yazmış ama Çin hükümeti reddettiği için mektuplar geri dönmüş. Nihayet 1971 yılında ülkemizle Çin arasında diplomatik ilişki kurulunca şansını bir kere daha denemiş ve bu sefer annesinden Arap harfli Uygur yazısıyla yazılmış bir cevap alabilmiş. Beride evlat anne hasretiyle yanıp kavrulurken meğer ötede de anne, vatan haini bir evladın anası olma suçlamasıyla boynunda suçlu yaftası günlerce sokaklarda dolaştırılmış ve sonra da çalışma kampına gönderilmiş. Bu ağır çile nihayet Mao’nun ölümüyle sona ermiş ve çilekeş anne 22 Haziran 1981 İstanbul’a inmiş. Denk gelişe bakınız ki Hamithan da aynı gün askerliğini bitiriyor ve Kayserideki evinde bir gece bile kalamadan hemen İstanbul’a, annesinin misafir olduğu İsa Yusuf Alptekin’in evine koşuyor. Ana evlat 20 yıl süren bir hasretle birbirlerine sarılıp ağlıyorlar.
Gerçi hem İsa Yusuf Bey, hem Rıza Bekin Paşa zamanında uzun yıllar boyunca Doğu Türkistan Vakfı’ndaki faaliyetleri dolayısıyla Hamithan Göktürk’ün fiilen memlekete gitmesi mümkün olamıyor. Ama bu genç gönüllü aksakal, her an ruhen ve aklen memlekette yaşamaya ve atayurdunun buradaki gözü kulağı olmaya devam ediyor. Bu bakımdan da o Nurala Hanımın sadece hayat arkadaşı değil, mücadele ve ideal arkadaşı, yoldaşı. Lakin biz bu bahsi daha fazla uzatmayalım ve memleketi yeniden ziyaret imkanı bulanların gözlem ve intibalarına kulak kabartalım.
MEMLEKET ŞİMDİ NE HALDE:
Yarkent’in Orda Östeng köyünde 1931 yılında doğan ve binlerce dönümlük arazileri, sayısız ev ve çiftlikleri olan bir ailenin çocuğu olan Gül Mehmet Göktük göçten sonra memleketi tekrar ziyaret imkanı bulanlardan biridir. Göç esnasında 3 yaşındaki oğlunu ve karısını izin çıkmadığı için yanında getiremeyen ve Kayseride yeniden evlenip çoluk çocuğa karışan Gül Mehmet 37 yıl sonra memlekette kalan evladını görmeye gider. 3 yaşında bıraktığı oğlu Abdühamit Han şimdi 40 yaşında evli, barklı halli vakitli bir iş adamıdır. Ancak bu koca adam küçük bir çocuk gibi başını babasının göğsüne koyup ağlamakta, onu memnun edebilmek için adeta çırpınmaktadır. Gül Mehmet bir müddet Kaşgardaki oğlunda kaldıktan sonra köyü Orda Östeng’i görmek ister. Ancak onu büyük bir hüzün beklemektedir; zira ağaçları kesilmiş, evleri yıkılmış, yolları değişmiş, kısacası çocukluk hatıralarının izleri silinmiş olan köy yabancı bir mekana dönüşmüştür. Daha sonra eski eşiyle de uzun bir sukutla geçen trajik bir görüşme yapan Gül Mehmet, her gün iki kere polis karakoluna uğrayıp imza atmak ve sürekli istihbaratın takibinde olmakla geçen altı ayın sonunda geri döner. Artık tek amacı oğlunu da Türkiyede yerleşmeye ikna etmektir. Ancak tıpta okuyan oğlunun kaydını İstanbula alan ve kendisi de işlerini toparlayıp Türkiyede yerleşmeye niyetlenen Abdülhamit Han, 2009 yılında Urumçi’de kaldığı otelde ağzından kan boşalarak ölür ve onca ayrılıktan sonra bulduğu oğlunun bu ani kaybının yol açtığı derin teessüre zavallı babanın kalbi daha fazla dayanamaz.
Memleketi tekrar ziyaret imkanı bulanlardan bir diğeri yazarın, 1952 yılında Yarkentin Altın Dervaze mahallesinde doğmuş olan ablası Alanur Türkoğlu’dur. 1997 yılında memleketini ziyaret eden Alanur Hanım, yakınlarıyla görüşür ve bir kuzeninin doktor olduğunu öğrenerek çok sevinir. Bir gün ziyaret maksadıyla onun çalıştığı hastahaneye gider ancak görevliler tarafından içeri alınmaz. Bunun üzerine parktaki bir banka oturup mesai sonunu beklemeye başlar. Ancak bu birkaç saatlik bekleme esnasında kapıdan, paçasından kan damlayarak çıkan bitkin, solgun 9-10 genç hanım görür ve bunun ne demek olduğunu anlayarak irkilir. Daha fazla tahammül edemeyerek eve döner ve mesaiden dönen kuzenini odasına çağırır. Bundan sonrasını aşağıda kendi ağzından takip edelim:
“Onu iki bileğinden sıkı sıkı kavrayıp tuttum, ne doktoru olduğunu ve o hastahanede ne iş yaptığını sordum. O bir süre bana yaşlı gözlerle boş boş baktıktan sonra boynuma sarıldı. Sesini kontrol etmeye çalışarak ağlıyordu.
-“Abla ben kasaplık yapıyorum, Kasaplık. Anlıyor musun, ben insan kasabıyım. Ben o gördüğün gencecik annelerin karınlarını kesip bebeklerini alıyorum. Onlarca bebeğin kasabıyım ben. Bunu yapmaya mecburum. Kendim için, ailem için, herkes ve her şey için bunları yapmaya mecburum. Benim içinde bulunduğum durumu sen bilemezsin anlayamazsın abla. Ben ruhsuz, vicdansız merhametsiz bir müslümanım. Siz iyi ki gitmişsiniz buralardan. Ah imkanım olsa bir tek saniye daha durmam, ben de buralardan giderim. Götürün abla bizi buralardan kurtarın, ne olur gidelim biz bu şehirlerden” (s. 322).
Bu canhıraş feryada biz de yine Nurala Hanımın Tükiye Türkçesine aktardığı Dr. Süyüngül Çanişev’in Gözyaşlarıyla Islanmış Topraklar isimli hatıralarından bir alıntıyla katılalım. Süyüngül Hanım davası uğruna Tıp Fakültesinden atıldıktan, 20 yıl boyunca hapis ve çalışma kamplarında süründürüldükten sonra tedavi gördüğü hastahanede eski bir okul arkadaşıyla karşılaşır. İki arkadaştan birinin hayatı mahvolmuş, diğeri ise hastahanenin saygın doktorlarından biri olmuştur. Ancak bu eski dost, Süyüngül Hanım’a şu samimi itirafta bulunur: “ Ah bilsen, senin yerinde olmayı ne kadar isterdim. Evet senin neler yaşadığını tahmin edebiliyorum. Ama sen benim neler çektiğimi asla bilemezsin. Burada doktor olmanın bedeli olarak her gün cinayet işlemek, her gün birkaç çocuğu düşürmek gibi bir görevim var. Her gün kendinden nefret ederek yaşamak ne büyük ızdırap sen bunu bilemezsin. Bu yüzden senin yerinde olmak için neler vermezdim, bir bilsen !”
1939 Gulca doğumlu bir öğretmen olan Tursunay Süydünlü de 1989 yılında memlekete gitme imkanı bulanlardan bir diğeri. Ancak Tursunay Hanımı memlekette asla unutamayacağı acı bir sürpriz beklemektedir. Urumçide kaldığı otelin penceresinden Tiennenman Meydanındaki protestolara destek için toplanan ve binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan gösterileri anbean izlemek bahtsızlığına uğrar. İnsan denizi kesilen meydanda bebekli anneler ve bastonlu yaşlılar tankların önüne geçerek siper olmuştur. Ancak zırhlılar birden ateş saçan birer canavara dönüşür ve binlerce insan gök ekini biçer gibi biçilip göğe savrulur. Sonraki sabah su tanklarıyla meydan sulanıp yıkanır, cesetler kaldırılır v e birkaç saat sonra hiçbir şey olmamış gibi hayat kendi rutinine döner. Oteldekiler hemen Çinden ayrılırken Tursunay Hanım memleketi Gulca’ya gitmeden dönmek istemez. Orada herkeste o olayların yarattığı derin travmaya ve endişeye tanık olur.
Değerli okuyucu, söz uzadı ve yazı bir kitap tanıtımının sınırlarını hayli aştı. Biz de bir takdir ve bir temenni ile bitirelim sözlerimizi.
Abdülveli Han kızı Nurala Göktürk ! Ey o mübarek babanın eli ayağı öpülesi asil kızı. Sen gönüllere kor bırakan bu ateşin satırları yazmakla baba vasiyetini hakkıyla yerine getirdin ve borcunu ödedin. Umulur ki bu hatıralar başkalarına da ilham olsun, yeni eserlere ve bilhassa göç konulu bir film serisine kaynaklık etsin. Baba vasiyetlerinden biri ifa edildi ama diğeri hala bekliyor. 1984 yılında Erciyesin eteklerine defnedilen Abdülveli Han daima memleket hasretiyle çarpan yüreği durmadan birkaç gün önce herkesle vedalaşmış ve gerideki yakınlarına da ağır bir yük bırakmış. İstemiş ki gün gelir de bir fırsat bulunursa kabri açılsın ve kemikleri temiz bir torbaya konularak Yarkentteki ata mezarlığına defnedilsin. Gerçi tarihinin en karanlık günlerini yaşayan Doğu Türkistan için bu vasiyetin ifası bugün bir hayalden bile uzak. Ama olsun, Ulu Türkistanın Batı yakasının özgürlüğünü gören bu gözler Cenab-ı Hakkın inayeti ve kendi evlatlarının şehametiyle Doğu kısmının kurtuluşunu da inşallah görecek ve Abdülveli Hanın vasiyeti de bir gün yerine gelecektir. Bakalım bu kutlu görevi ifa şerefi hangi Uygur bahadırına nasip olacak !
💙🇹🇷💙🇹🇷💙🇹🇷
Prf Dr Cihan Okuyucu Hocama bu nezih tanıtım yazısı için binlerce kez teşekkür ederim. Okurken olayları sanki bu gün yaşanmış gibi hissettim. Eksiklerimle kusurlarımla ben tarihimize damgasını vuran göç hikayemizi yazıp bizden sonraki nesilimize bırakmak için çabaladım. Benim gayem kimsenin eksiğini yaşantısında ki olumsuzlukları açığa çıkarmak veya böyle bir eseri yazıp kendime maddi kazanç sağlamak değildi asla olmayacaktır. Bu çalışmamın bana getirisi Saygıdeğer Cihan Okuyucu Hocam gibi onlarca çok kıymetli Hocalarımın para ile satın alınmayacak kadar değerli yorumları oldu. Aldığım yorumları taktir ve teşekkürleri ömrüm olursa ayrı bir dosyada hatıra olarak toplayacağım.
Değerli Hocam Cenabı Allah ömrünü ömür katsın sağlık esenlik ve hayırlı uzun ömürler diliyorum.
En derin saygılarımla.
Share
175 Kez Görüntülendi.