logo

trugen jacn

EĞİTİMCİ-YAZAR GAZİ KARABULUT’UN DOĞU TÜRKİSTAN ROMANI : ” YER KIRMIZI GÖK SİYAH”

YER KIRMIZI GÖK SİYAH
Halim Kaya
Emine Işınsu 2025 Roman ödülleri kapsamında Jüri Özel Ödülüne layık görülen Gazi Karabulut’un “Yer Kırmız Gök Siyah” adlı bu kitabı Töre Devlet Yayınları tarafından İstanbul’da 2025 yılında 147 sayfa olarak basılmıştır. 2025 yılında ödül alması ve 2025 yılı içinde basılması dolayısıyla birinci baskısı olduğu anlaşılıyor. Kitapta Gazi Karabulut hakkında sekiz satırlık bir biyografik bilgi ile başlanmıştır. Kitap Emine Işınsı 2025 ödül yarışma şartları gereği göç olayını ele almış ve “Bu bir Doğu Türkistan romanıdır” diyerek de bitmeyen acı Doğu Türkistan göçünü ve zulmünü anlatmaya hasredilmiştir.Kitabı anlamaya ve anlatmaya isminden başlamak gerek. Yazar Gazi Karabulut “Yer Kırmız” ifadesiyle aslında yeşil olması gereken yerin şehit edilen Doğu Türkistan Türklerinin kanlarıyla kızıla boyandığını anlatmaya çalışmıştır. “Gök Siya” ifadesiyle de mavi olması gereken göğün Doğu Türkistan’da yaşanan zulüm ile karardığını ifade etmektedir.Çin, Doğu Türkistan’ı kontrol etmek için devlet memuru yaptığı yeni Uygur Türk’ü memur ve polisleri de  “Devletin memurluğunu yapmış kişilerin devletin yasalarını çiğnemesi olacak iş mi?(…) Emekli de olsan bu devlete vergi memurluğu yaptın.” (s.12) ifadesinde olduğu gibi kullanarak eski Uygur Türk’ü emekli memurları hala görevli memur gibi davranmaya zorlamaktadır. İşgüzar Uygur Türk memurlar da hoş görülü bir şekilde görevini yapmak yerine göze girmek için Çinli bir memurdan daha çok Türklere sıkıntı çıkarmaya çalışır, bu memurlar kraldan fazla kralcı kesilir. Memur yasak olanları “Ama hala namaz kılıyor, etrafına gençleri topluyor, çocuklara saçma sapan, ne bileyim işte ‘Doğu Türkistan, Hakaniye, Ali Han, Töre, Osman Batur…” (s.12) şeklinde sıralar.Doğu Türkistan’da Türklerin yaşadığı bölgenin adı unutulsun ve dünyadaki diğer Türklerin tepkilerinin savuşturulması için önce “Şincang” (s.14) simini takmış, daha sonra namazı yasaklamış, düğün gibi kutlamaların İslam ve Türk ananelerine göre yapılmasını, Türk kültür yaşatılmasını engellemeye başlamıştır.Ülkenin Doğu Türkistan bölgesinde sokaklara Uygur Türklerini yüzlerinden tanıyan kameralar yerleştirmiş yetmemiş köylerde de ajanlar görevlendirmiş, Türklerin annelerine uygun düğün ve törenlerini polise bildirmesi istenmektedir. “İlçelerdeki yüz tanıma sisteminin köylerde de casuslar aracılığıyla devreye sokan Çin Komünist Partisi (ÇKP) polislerine anında bir ihbar gitmişti.” (s.15) bu ihbar üzerine onlarca insanı dua yapmaktan dolayı karakola götürüp bir buçuk ay sorgulamışlar bu sorgu esnasında da çeşitli işkenceler yapmışlardır.“Türkiye’de okurken görüştüğü kişiler, gittiği yerler tek tek ellerinde olmasına rağmen kendisinin de takip edildiğini bilmemesi mümkün olmamsına rağmen nasıl olmuş da dönmeye cesaret edebilmişti? Üstelik ailesinin sicili de temiz değildi. Soyadı ‘Karluk’ olan ne çok mimli isim vardı geçmişten bu güne. Batur Han Karluk da bu bozuk sicile sahip ailenin Türkiye’de okumuş bir ferdi olduğuna göre dikkatle izlenmesi gerekiyordu.” (s.16) Gazi Karabulut henüz kitabın başı on altıncı sayfası olmasına rağmen neredeyse her satırında insan işkence gelecek bir fiilden bahsetmektedir. Hani derler ya “Çin İşkencesi” gerçekten öyle, her davranışları Türklere bir işkence, yapılmış işkenceleri ben saymaktan aciz kaldım. Bu ifade de yapılan iki tane işkenceden söz edilmektedir. Biri Türkiye’de okumak, ikincisi de ‘Karluk’ soyadını almak. Bizim de duyduğumuz bildiğimiz Çin işkencesi var ama kitabınsonuna kadar Gazi Karabulut mutlaka bahseder diye sıralamıyoruz.Türkiye’de yaşayan bazı kimseler farkında olmasa da Doğu Türkistan’da Türklere yapılan zulmü anlatmak için seçici olmaya gerek yok, her yapılan ya da alınan her nefeste yaşanılan farklı bir zulüm var. Tıpkı Müslüman olan Türklerin evlerine Çinli erkek yerleştirilmesi gibi, “Babaannesiyle kaldığı evlerine kardeş aile yerleştirilen Çinli bir genç erkek” (s.17) hususunu burada okuyan Uygur Türkü kızımıza sorduğumda perde arkasındaki kötülüğü telaffuz etmekten ar ettiği için yerleştirmenin sebebi olarak “Dostluk için” demişti. Ben de onun bu utangaçlığı ve suskunluğu karşısında daha başka bir kelime edemmiş susmuştum. Aslında susmak her şeyi anlatıyordu. Başka bir işkence türü de “Türklerin kültürel değerlerine bağlılığı kırılmadığını gören Çin hükümeti ‘radikal dini görüşler’ ve ‘siyasi bakımdan doğru olmayan görüşleri’ ortadan kaldırmak için 2017’den beri ‘Şincang’taki Aşırılığı Yok Etme Yönetmelikleri’ başlığı altında zulmün de ötesinde soykırımı aratmayacak uygulamaları devreye sokmaya başlamıştı.” (s.17) ifadesinde geçen radikal dini ve siyasi görüşleri yok etme bahanesidir.

Özellikle de gençleri, yurt dışında akrabası olanları, internet kullananları, yurt dışı ile telefon görüşmesi yapanları belirleyip onları ‘Eğitim Merkezi’ adını verdikleri toplama kamplarına götürüyorlar.” (s.20) Bir cümlede sayılan beş tane işkence türü bir işkencenin gerekçesi olarak yapılmaktadır. İşkence yapmak için işkence yapanlar. Sanmayın bu zulüm payidar olur. Bir gün sizde müstahakkınızı bulursunuz. İnşallah bu işkence ettiğiniz insanların elinden olur.

yazı görseli olabilir

Batur Han Karluk nişanlısı Günce ve kardeşi Celil ile birlikte sığındıkları “Mavi Kırmız sanat Kursu”nda (s.35) karşılaştıkları Turhan ile aralarında geçen “Türkiye Türkçesi ile güzel konuşuyorsunuz.’, ‘Oralıyım da ondan.’, ‘hangi Şehirden’, ‘Ben Amasyalıyım.’, ‘Ben, ben de Amasya Üniversitesinden mezun oldum. Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdim. Hatta Yüksek Lisansa başlamıştım ama..” (s.36) karşılıklı konuşması bize devletin başaramadığı, ya da resmi uluslarası ilişkiler dolayısıyla girişemeyeceği işlerde milliyetçilerin yapmış oldukları bazı işleri özellikle de Abdullah Çatlı’nın ASALA’yı çökertmesi ve Halter Sporcusu Dünya Şampiyonu Naim Süleymanoğlu’nun Avustralya’daki olimpiyatlardan kaçırılmasını organize edenlerin Türkiye Türklerinden insanlar olmasını hatırlattı. Belki devletin bilgisi dâhilinde belki devletin bilgisi haricinde Türk milliyetçileri soydaşlarına zulüm yapıldığını gördüğü zaman kendilerinin başına gelecek olandan ziyade onların yaşadığı zulümden kurtarılması saikıyla hareket eder. Mutlaka bir hal yolu aralar. Gazi karabulut bu gerçeklikten hareket ile Turhan’ın ta Çin’de Türklere gizliden yardım eden bir kahraman olarak kurgulamış diyorum çünkü gerçekliğini bilemiyorum.İnşallah gerçektir. Çünkü zulüm altındaki bir Türk’e yardım etmek en arzu edilen kaçınılmaz şeydir.

Gazi Karabulut sadece yapılan işkence çeşitlerini anlatmanın şuurlanma bakımından yeterli olmayacağını bildiğinden, Doğu Türkistan tarihini ve Çin ile mücadeleyi anlatmak ihtiyacı hissetmiş, Batur Han Karluk’un ölmeden önce Mir Kadir Hazret’in tavsiyesiyle gittiği “Mavi Kırmız sanat Kursu”nda karşılaştığı, karşısındaki 25-30 kadar insan sohbet eden Mehmet Emin Han’ın bu sohbet vasıtasıyla anlattığı Doğu Türkistan Mücadele tarihi ve Osman Batur gibi kahramanlar vasıtasıyla  (s.39-42) bir şuur oluşturma, okuyucuyu bilgilendirme ve Doğu Türkistan davasına şuurlu sahip çıkmalarını sağlamaya çalışmaktadır.

yazı görseli olabilir

Sabah 5,30’da kalkıyoruz, herkes üç sıra oluyor. Direkt duvara bakıp oturuyoruz. Sonra saat 08.00 olunca da herkes üç sıra oluyor, duvara bakıyoruz, öyle oturuyoruz hiçbir şey yapmadan… 08.00’den 08.40’a kadar, herkesin bir dakikası varyüzlerini yıkamak için.” (s.45) kazaklı bir Türk kadının Kazakistan’ın girişimleri sonra kurtulduktan sonra verdiği bilgiler bize hiç duyulmamış bir Çin İşkencesinden daha haber veriyor. 2.5 sat duvara bakmak,  göz gördüğünü beyne kaydeder beyin de kayıtlı daha sonra bilgileri kullanır. Beynin hafızasını muhafaza etmesini önlemenin tek yolu olarak boşluğa, anlamsızlığa bakmak ve anlam verilecek bir kaydın beyin tarafından alınmasını önleyerek Türkleri bu yolla Mankurtlaştırmak istemektedirler. Çin’de işken metotları biter mi? “Bir başka ceza metodu ise elimiz arkadan kelepçelenerek karanlık odada 24 saat bekletiliyoruz. Yaz aylarında çıplak bir şekilde sıcak taşın üstünde oturtuluyoruz, kış aylarında çıplak ayak buzun üstünde durduruluyoruz. Birde su hapsi cezası veriyorlar. Su hapsi demek, bazen dizimize kadar bazen onun yukarısına kadar suyun içinde gün boyu duruyoruz.” (s.45) her sayfa aklın almayacağı, insanlıktan az çok nasiplenmiş kimsenin aklına gelmeyecek işkenceler karşımıza çıkmaktadır.

Doğu Türkistan Türk önderlerinden Mehmet Emin Han’ın Yarkent’e yapılan işkencelerden (s.47) haber verdiği anlatıda; Oruç tutmak, Namaz kılmak, Başörtüsü takmanın, sahura kalkmanın da suç sayıldığını görüyoruz.

Çinli sadece insana işkence yaparak mankurtlaştırmak istemiyor, onun eserlerini de yok ederek geçmiş, Müslümanlığı, Türklüğü hatırlatacak hiçbir şey bırakmıyor. “Kaşgar’ın kültürel coğrafyası hızla yok ediliyor. Yıkılan camiler, geçmişimize ait tarihi eserler, türbeler birer birer yıkıldı. Birkaç cami bırakıldı dünyayı aldatmak için onları da hem içinde hem dışında kameralar konuldu giren çıkan tespit edilebilsin diye.” (s.51) Merhum Erol Güngör “Nerede bir evliya kabiri varsa orası Türk toprağıdır.” dememişmiydi? Çin de bunu biliyor ve onun için Türbeleri, camileri yıkıyor.

Gazi Karabulut toplama kamplarına götürülen Uygur Türk’ü kadınların hissettikleri olarak insanlığa, Türklere ve Müslümanlara sesleniyor, ve duymazlıktan gelişlerine, sahipsizliklerine sitem ediyor. “derinden sızan yürek yarası, yüreksiz insanlara tesir etmiyordu. İnsanlık duymazdan geliyor, duysa da ilgilenmiyor, ilgilendiğini söyleyenler de bir iki beyanat ile geçiştiriyordu. Ellerin umursamazlığı çok üzmese de ‘benden’ diye bildikleri niye seyirci kalıyor, bunu anlayamıyorlardı. Soysa aynı soy, kansa aynı kan, dinse aynı dindi. (…) Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi? Ne açlığı? Etleri lime kime edildi Uygur Türkü’nün … Hani Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bir Türk medeniyeti vardı? Ne Adriyatik’i toprağında toprak ekemez oldu Kaşgar Türkü… Hani nerede bir Türk varsa ilgi alanıydı? Ne ilgisi Türklüğü elden alındı Türklüğün doğduğu yurtlarda…” (s.63) enteresan bir şekilde dünyada zulme uğrayan Türk olunca İnsanlık ve Müslümanlar hadi duymadı ırkı farklı diye ya Türk’ün de bigâne kalışına ne demeli. Türk bile kardeşinin halini görmezden geliyorsa daha ne demeli…

Müdür’ün işaretiyle Kalbigül’ün kollarından tutarak demir bir direğin yanına sürüklediler. Onun bağırmalarına aldırış etmeden üzerini soydular. Sonra direğe bağladılar.” (s.65) ifadesi ve “Yok, bizi oyalar, kem küm edersen … Kızını gözünün önünde …” (s.67) ifadesi tutuklunun gözü önünde anası, karısı ya da kızını soyarak işkence yapıp istediği ifadeyi almak, tutukluyu konuşturmak sadece 12 Eylül’de ülkücülere yapılan işkence olarak bilirdik. Ama Çin’de Uygur Türklerine aynı metodu uygulamış Kerim Han’ın önünde kızı Kalbigül’ü çırılçıplak soyarak işkence yapıp Kerim Han’da istedikleri bilgileri vermesini istemişlerdir. Demek ki Türkiye’de Ülkücülere aynı işkenceyi yapanlar da soyu bozuk kişilermiş, Çinlileşmiş mankurtlarmış…

Gazi Karabulut sadece aktardığı tarihi bilgiler ile okuyucunun hafızasında Doğu Türkistan ile Türkiye arasında bir bağ kurmuyor. Batur Han’ın Amasya’da okumuş olması, Enver Paşa hakkında konferans vermesi, Enver Paşa’nın Türkistan’da yapmış olduğu Turan mücadelesi, yine Amasyalı bir Türk olarak Doğu Türkistan’da bağımsızlık yolunda gizli faaliyet gösteren Mehmet Emin Han liderliğindeki organizasyonda yer alarak çabalayan kişiler ile de doğrudan fiili ve eyleme dönük bağın var olduğunu göstermekte ve bağın bilgi ve his bağlamından daha ileride,  fiili olarak karşılıklı olarak eylem aşamasında olduğunu hatırlatmaktadır.

“ ‘Hunlar,’ der. Göktürklerden bahseder, ‘Çin Oyunu!’ diye üstüne basa basa bir oyundan söz ederdi. ‘Öyle bir oyun ki koca Göktürk’ü parçalamış…’ gibi ne manaya geldiğini çözemediği olayları anlatırdı.”  (s.84)Çin işkencesi ve İngiliz oyunu ifadelerine aşina olan biz Gazi Karabulut sayesinde ‘Çin Oyunu’na da aşinalık kazanmış olduk. Aslında Türkler nerede olurlarsa olsunlar düşmanlarının gizlice ve aldatma yoluyla birlik ve dirliklerine verdikleri Zaraları ifade etmek için yapılanları” Oyun” olarak değerlendirmiştir. Anadolu’daki Türkler İngilizlerin yapmış olduğu desiselere ‘İngiliz Oyunu’ demiş diye düşünmüş olacak ki Gazi Karabulut Doğu Türkistan’dakiler de ‘Çin Oyunu’ derler diye düşünmüştür.

Geçenlerde Urumçi’de devlette çalışan Uygur kökenli herkesi işten çıkardıklarını duymuştu. Sadece işten çıkarmamışlar, pek çoğunu toplama kamplarına göndermişlerdi.” (s.87) İşgalci emperyalist ülkelerin yaptığı asimile etmek istedikleri milletlerin içenden taraftar bulup istediğini elde ettikten sonra kendisine taraftar olanların da gözünün yaşına bakmadan, soyuna ihanet eden, itaat ettiği işgalci devlete de isyan eder düşüncesiyle diğerlerine uyguladığı her şeyi onlara da uygulamaktan geri durmadıklarının yeni bir örneğidir bu yaşananlar. Milletine ihanet eden bu ajanlar sırf rahat yaşamak, makam mevki sahibi olmak, olduğunu elde tutabilmek için İşgalci emperyalist ülkenin kendi milletinden, vatandaşından olan memurlardan daha fazla kralcı kesilip kendi soydaşına aklın almayacağı yöntemleri uygulayıp göze girmeye çalıştıkları için daha verimli oluyor gibi görünseler de uşaklık ettiklerine yaranamazlar iş bitince kendilerinin de işi biter, soydaşlarının kendisinden maruz kaldığı muameleye artık efendilerinin elinden kendisi muhatap olur. Köhne Toplum Müdürlüğünden Çocuk Eğitim Kapının güvenlik sorumluluğun tenzili rütne ile indirildiği için hayal kırklığı yaşayan Tohtı Turgunjanbu hayal kırklığını “Biliyorum, ben Uygur olduğum için yapıyorsunuz. Beni kendinizden görmediniz. Hâlbuki bir Çinliden daha çok hizmet ettim partiye. Bu parti için ne istedinizse yaptım. Sadakatimi gösterdim. Siz.. Siz bana ne yaptınız?” (s.92) şeklinde kendine hayal kırıklığını itiraf ederken aslında milletine ettiği ihaneti itirafetmekteydi.

Hep olduğu gibi Gazi Karabulut tarafından da Türkiye’den gitmiş esaretteki, zulüm altındaki soydaşlarına yardım eden birinin her nerede olursa olsun Turhan Bey için “Türkiye’nin gönderdiği bir devlet görevlisi diyenler, istihbaratçı olduğundan bahsedenler, çok zengin olduğu için her kapıyı açtığını söyleyenler, Doğu Türkistan’da Türklerin teşkilatlanmasını sağlamak için geldiğini dilendirenler…” (s.102) söylendiği gibi hepsinin bu işleri mutlaka kendisine yakıştırılan sıfatlarla görevli olduğu için yaptığı sıralanırken tıpkı Turan Bey’in “Türk’üm” (s.102) diyerek cevap vermesinde olduğu gibi bu görevleri yapanların hep Türk olduğu ve Türk olmanın gereği olarak yaptıkları gizlenmiş, ya da hiç akıl edilmemiştir. Ama Gazi Karabulut bunu görmüş ve asıl yapılan bu fedakârlıkların altında yatan sebebin Türklük olduğunu, Türk olmanın, Türk doğmanın gereği yapıldığını ortaya koymuştur.

1914 yılında Talat Paşa Ziya Gökalp’in yetiştirdiği Ahmet Kemal’i git Doğu Türkistan’da okullar aç, gazeteler çıkar diyerek, direniş mücadelesine destek ola diye göndermiş, uzun süre burada görev yapan Ahmet kemal geri dönerken yanında Mehmet Emin Han’ı getirmiş ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın eğitiminden geçen Mehmet Emin Han glerek Doğu Türkistan bağımsızlık hareketini yönetmiş ve tutuklanması üzerine nihayet görevini Batur Han Karluk’a devretmiştir, ama yazdığı mektupta bağımsızlığa inancını da  “Ben ölebilirim, ama dünya durdukça benim milletim bu mücadeleye devam edecek. Bir gün biz kafirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölü’ndeki kum taneleri kadar olsa bile.” (s.123) şeklinde ifade etmiş, hem inancını ortaya koymuş hem de geriden gelenlere umut aşılamıştır.Tıpkı pusuda ölen Batur Han, Günce ve Turhan Bey gibi..

Gazi Karabulut “Yer Kırmız Gök Siyah”ta sadece yapılan işkence ve zulümlerin adlarını saymakla kalmamış, bizi her yalpan işkenceyi bedenimizde hissedecek, her ayrılığın ıstırabını duyup gözyaşı dökecek, her çığlığı kulaklarımızda duyacak bir gerçeklikle alıp ta Çin’e toplama kamplarına cezaevlerine, Doğu Türkistan’a açık hava mahpesinin tam ortasına bırakıyor. Duyan işiten kulakları, gören gözleri, hisseden ruhları Doğu Türkistan’a taşıyıp daha duyarlı kılarken, Duymayan, işitmeyen kulaklara, görmeyen gözlere, hissetmeyen ruhlara bunları duyun, işitin, görün dercesine Doğu Türkistan zulmünü önlerine seriyor. Sanki başka kurtuluşunuz yok, duyacak görecek hissedeceksiniz diyor. Hani merhum Ebulfez Elçibey demişti ya “Siz Türklüğünüzü unutsanız da, birileri size, Türk olduğunuzu hatırlatır.” İnşallah bu kitap da Çin zulmünü gözler önüne sererek bize Türklere sahip çıkmayı daima hatırlatacak.

Kaynak : https://www.ulkucukadro.com/2026/01/yer-kirmizi-gok-siyah/?fbclid
Share
238 Kez Görüntülendi.