logo

trugen jacn

ÇİN YÖNETİMİNİN TÜRKİYE’DE BAŞINI AĞRITAN TÜRK HALKI İLE OLAN İLİŞKİLER

İNSAN HAKLARI ÖRGÜTÜ’NDEN RAPOR : UYGURLAR İÇİN TÜRKİYE RİSKLİ ÜLKE HALİNE GELDİ

UYGUR HABER VE ARAŞTIRMA MERKEZİ(UYHAM)

Çin ekonomisinde 1978 yılında Deng Şiaoping’in reform ve açılım politikalarına geçişini takip eden on yıllardaki çift haneli büyüme, Türkiye’deki kamuoyunun bir kesimi de dahil olmak üzere dünyanın pek çok yerinde bir cazibe unsuru oldu. Elbette ÇKP de ülkenin yurtdışındaki imajını iyileştirmek amacıyla bu ekonomik başarıdan olabildiğince yararlanmaya çalışıyor.

2012’de başa geçen Şi Cinping, “Çin’in hikâyesini hak ettiği şekilde anlatmak” konusunda daha da büyük çabalara girişti.
Bugün Çin’in yumuşak güç araçları arasında geleneksel ve dijital medya, etkileşim için kültürel kurumların kullanımı, diplomatik platformlar ve KYG gibi büyük ölçekli yatırım projelerinin halkla ilişkiler sahasındaki etkilerini sayabiliriz. Çin’in dört bir yanda gönülleri ve zihinleri fethetmek için kullandığı yumuşak güç araçlarının çoğu, bu ister bir Konfüçyus Enstitüsü -Komünist Parti destekli bir Çince eğitim platformu- isterse de Çin Radyosu’nun yerel şubesi biçiminde olsun, Türkiye’de de var.
Ne var ki, resmî düzeyde olumlu seyreden Çin-Türkiye ilişkilerine rağmen, Çin propaganda teşkilatının yerel ölçekteki zayıflığı Türkiye’de istenen sonuçlara ulaşmayı engelliyor. Çin’in iletmek istediği mesajların önündeki en büyük engel, Türk kamuoyunda Çin’e karşı hissedilen olumsuz algının aleyhte yarattığı medya ortamı.

Nitekim Türkiye’de son yıllarda yapılan kamuoyu yoklamaları, Çin’in ne mucizevi ölçekteki ekonomik büyümesinin ne de yürüttüğü kamu diplomasisi girişimlerinin Türkiye’deki imajını esaslı şekilde iyileştirebildiğini gösteriyor. Örneğin, Türkiye’de 2005 yılından 2019 yılına dek yapılan Pew Araştırma Merkezi anketleri, Türk halkının en az yüzde 60’ının Çin’e halen şüpheyle yaklaştığını ortaya koyuyor.

İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından Ağustos 2020’de yapılan bir anket araştırmasının sonuçlarına göre, halkın yüzde 61,3’ü Çin’i “olumsuz” ya da “çok olumsuz” olarak nitelerken, dost bir ülke olarak görenlerin oranı yüzde 10,6’da kalmış.

Daha yakın bir tarihte İstanbul’daki Kadir Has Üniversitesi bünyesindeki Türkiye Çalışmaları Grubu tarafından yapılan bir anket ise Türk kamuoyunun yalnızca yüzde 27’sinin Çin’e olumlu baktığı sonucuna varmıştı.
Bu yaygın husumeti biraz daha yakından incelemek gerekir. Türkiye ile Çin arasında 20. yüzyıl boyunca asgari düzeyde bir etkileşim olduğu düşünülürse, Türk halkının Çin’e dair bu olumsuz algısı nereden kaynaklanıyor olabilir?

Türkiye’deki Çin karşıtlığının kökeninde yatan sebep ve dinamikleri araştıran çok fazla akademik çalışma bulunmamakla birlikte, genel olarak bakıldığında bu duruma yol açan bir dizi faktörden bahsedebiliriz.

  • Bunlardan biri, Türkiye’de milliyetçi tarih yazımının yarattığı etki.
  • Bir diğeri, Çin ile Türkiye’nin ideolojik yelpazenin iki karşıt ucunda yer aldığı Soğuk Savaş mirasıdır.
  • Üçüncü olarak, Türkiye’de Çin’le ilgili yaygın kültürel klişeler gösterilebilir.
  • Dördüncü faktör ise Türklerin Uygurlara duyduğu sempatinin şekillendirdiği Uygur  meselesinden
    kaynaklanıyor.

Pek çok Batılı ülkenin aksine, Çin’deki tek parti yönetimi ve otoriter siyaset anlayışı, 20. yüzyıl başlarından beri oldukça çalkantılı bir demokrasi tecrübesi yaşamakta olan Türkiye’de büyük bir tartışma konusu değil. Uygur Özerk Bölgesi sorunu (Türkiye’de daha çok Doğu Türkistan olarak anılır) Türkiye kamuoyunda Çin’le ilgili tek siyasi mesele. Bu bölgede Uygurların uğradığı muameleler, Türkiye’de hem Müslüman muhafazakârlar hem de laik Türk milliyetçileri arasında uzun
zamandan beri hassas bir konu. Milliyetçiler Uygurların Türk kimliğine vurgu yaparken, İslamcı gruplar genellikle Çin’de Uygurların dinî özgürlükleri üzerindeki kısıtlamalara odaklanıyor.

Bu hassasiyet 2009 yılında, o esnada başbakan olarak görev yapan Erdoğan’ın, Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de yaşanan şiddeti “adeta bir soykırım” olarak nitelemesiyle zirveye ulaşmıştı ki bu da o dönem Ankara ile Pekin arasında diplomatik bir krize yol açtı.
Her ne kadar Ankara o tarihten sonra Doğu Türkistan meselesinde düşük profilli bir tutum sergilemiş olsa da, bu konu Türkiye’de medyanın ilgisini çekmeye devam ediyor ve hâlâ arada sırada Çin ile Türkiye arasında krizlere sebep oluyor. 2015 yılında İstanbul’da Doğu Türkistan’la ilgili olarak düzenlenen gösteri yürüyüşünde aşırı milliyetçi bir grubun Güney Koreli bir turist kafilesine Çinli sanarak saldırdığı iddia edilmişti.

Nisan/2021 yılında ise İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın 1990 yılı Nisan ayında  Kaşgar’a bağlı Barın Kasabasında Uygurlar ile Çin emniyet güçleri arasında yaşanan ve Barın Katliamı olarak anılan olayları sosyal medya hesapları üzerinden anmasıyla bir kriz daha patlak verdi. Ankara’daki Çin Büyükelçiliğinin buna Twitter üzerinden verdiği yanıt olayları daha da tırmandırınca Çin Büyükelçisi Türk Dışişleri Bakanlığına çağrıldı. Bu olay resmî ilişkilere kalıcı bir zarar vermemekle birlikte, ülke içinde toplumsal çalkantıya neden oldu.
Türkiye kamuoyunun Doğu Türkistan konusundaki hassasiyetini, iki toplumu ortaklaştıran İslam inancının yanı sıra Türkçü etnik dayanışma olgusuyla da izah etmek mümkün olabilir.

Bu iki olgu, Türkiye’de genel olarak gözlenen Çin karşıtlığını kavramak bakımından son derece önem taşıyor. Türklerin modern-öncesi Orta Asya’ya dayanan seküler köklerine odaklanan erken cumhuriyet dönemindeki Türk tarih yazımı,  halk arasında Çin’e yönelik fikirlerin şekillenmesinde kilit bir unsur olagelmiştir.

Okullarda okutulan tarih kitaplarında göçebe Türk boyları ile yerleşik Çin uygarlığı arasındaki çatışmalara özel vurgu yapılır. Türkiye’deki Sinologlar, Çinlilerin Çin Seddi’ni-askeri değilse bile- siyasi bir bariyer olarak Moğollar ve Hunların yanı sıra Türklere karşı da inşa ettiğini dile getiriyor.Çin’in bu duvarı “Türklere” karşı savunma amacıyla inşa ettiği düşüncesi bugün bile Türkiye’deki sağ partilerin en üst kademelerinde yankı buluyor.
Bu düşüncelerin popüler kültüre de yansıdığını görüyoruz. 1960’larda ve 70’lerde Türk sinema endüstrisinde, başta Tarkan ve Karaoğlan serileri olmak üzere, Çin’in kadim bir düşman olduğu fikrine dayalı birçok film yapıldı.

Türkiye’deki Çin karşıtlığı yine aynı tarihsel damardan beslenen edebiyat eserlerinden de etkilendi. Bunlar arasında bilhassa aşırı milliyetçi görüşlere sahip bir aydın olan Nihal Atsız’ın 1940’larda yazdığı romanlardan bahsedebiliriz. Atsız’ın göçebe Türklerin “altın çağına” ilişkin anlatıları günümüzde çağdaş edebiyat çevrelerinde pek itibar görmemekle birlikte, halk arasında halen ilgi çektiği söylenebilir. Nitekim bu türün yakın tarihteki örneklerine baktığımızda, Çinli karakterlerin halen menfi bir bakışla resmedildiğini görüyoruz.
Türkiye’de süregiden Çin karşıtlığının şekillenmesinde aynı ölçüde önem arz eden bir başka faktör de Soğuk Savaş mirası. Türkiye ile Çin’i ideolojik olarak yelpazenin iki karşıt ucuna yerleştiren Soğuk Savaş, iki ülke arasında modern bir husumet kaynağı oldu.

Türkiye, 1950-53 yılları arasında Birleşmiş Milletler komutası altında görev yapmak üzere Kore’ye asker gönderince, iki ülkenin askerleri arasında kısa süreli de olsa muharebeler yaşandı. Türkiye’nin Kore Savaşı’na dahil olmasıyla birlikte ilerleyen yıllarda Çin’e yönelik düşman algısı daha da pekişti.

Bir başka husumet kaynağı ise, 1980’lerden bu yana oy tercihlerine bakıldığında muhafazakâr bir tablo resmeden Türkiye kamuoyuna epey aykırı gelen Çin ateizmi. Pekin’in din karşıtı bir tavır benimsiyor olması, yayınlarında çok katı ve keskin bir dil kullanan Müslüman yazarlar tarafından uzun zamandır eleştiri konusu ediliyor.

Türkiye’nin muhafazakâr görüşlü insan hakları örgütleri de Uygurlara yöneltilen dinî kısıtlamaları yakın bir tarihe kadar çok eleştiriyordu. Öyle ki, kimi ilahiyatçılar Çinlilerin Kuran’da insanlığı yok edecek bir kavim olarak anılan Yecüc ve Mecüc’e benzerliği ihtimalinden bile bahsetmişti.
Milliyetçi ve muhafazakâr grupların bu konuda kendilerine has bir lügat yarattıkları kesin olmakla birlikte, Çin hakkındaki kültürel önyargılar Türkiye’de herhangi bir siyasi grupla sınırlı değildir. Çin, Türk medyasında sık sık tuhaf veya saçma özelliklere sahip “acayip” bir yer olarak betimleniyor ve bu da onun Türkiye’den tamamen farklı bir ülke olduğu algısını körüklüyor. Kentli ve eğitimli gençler arasında popüler bir dijital platform olan ekşi sözlük üzerine yapılan yakın tarihli bir araştırma, Çin’le ilgili yazılan yorumların ırkçılığın ve nefret söyleminin sınırına dayandığını gösteriyor. Bu popüler platformda Çinlileri tanımlamak için kullanılan küçültücü sıfatlar arasında “zalim”, “riyakâr”, “tehlikeli” ve “güven vermeyen” gibi ifadeler yer alıyor.

Çin’in dünyaca ünlü mutfağı bile Türkiye’de eleştiri, hakaret veya alay konusu ediliyor. COVID-19 krizi sırasında Çin yemeklerine yönelik aşağılama dozu daha da arttı. Öyle ki, Türk medyasında genel anlamda Çin yemeklerinden bahsederken bile koronavirüsün kaynağı olduğundan şüphelenilen hayvan pazarlarındaki görüntüler kullanılıyordu.

Kadir Has Üniversitesi tarafından Nisan 2020’de yapılan bir araştırmada, Türk katılımcıların yüzde 41,3’ünün koronavirüs salgınından “Çinlilerin gıda ve beslenme anlayışını” sorumlu tuttuğu tespit edildi.

Hükümete yakın köşe yazarları bile o dönemde Çin’le alay eden aşağılayıcı ifadeler ve ırkçı tasvirler kullanmakta beis görmediler. Irkçı olarak nitelendirilebilecek bir başka klişe de, ana akım Türk medyasında Çinliler de dahil olmak üzere Asya halklarını tanımlamak için hiç çekinilmeksizin fiziksel özelliklere atıf yapılması. Türkiye’deki gazeteci veya köşe yazarları tarafından bu tür ifadeler fütursuzca ve okurların tepkisinden endişe duymaksızın sarf ediliyor. COVID-19 krizi sırasında Çinli turistlere ve Türkiye’de yaşayan Çinlilere yönelik fiziksel ayrımcılık daha da yaygın hale geldiğine tanık oluyoruz .

Kaynak : https://carnegie-production assets.s3.amazonaws.com /static/files/files__Ungor_China_Turkey

Share
1673 Kez Görüntülendi.

Yeni Yorumlar Kapalı.