Baskının kronolojisinde 2009 yılı önemli bir dönüm noktası. Kültürel ve dini kısıtlamalar bu tarihten itibaren arttı. 2014 yılında Çin yönetimi, bölgede ve Çin’in farklı yerlerinde meydana gelen saldırıların ardından “teröre karşı halk mücadelesi” adı altında yeni bir süreç başlattı. Bu dönemde erkeklerin sakal bırakmasına, kadınların uzun kıyafet giymesine yönelik kısıtlamalar getirildi; dini ve sosyal hayat daha sıkı denetlenmeye başlandı. Halkın düğünlerde alkol kullanmaya zorlandığına ilişkin bilgiler de bu uygulamalar arasında yer aldı.

Ardından kamplar gündeme geldi. Çin yönetimi suçlamaları reddederek buraları “eğitim”, “rehabilitasyon” veya “mesleki eğitim merkezleri” olarak tanımladı. Ancak sahadan gelen görüntüler ve tanıklıklar bu açıklamalar hiçde öyle değil. Bağımsız kaynakların kampları ziyaret etme girişimlerinde bulunduğu, ancak incelenen yedi kampın çevresinde yüksek duvarlar, güvenlik kulübeleri, gözetleme kuleleri ve dikenli teller bulunduğu aktarıldı.

Rakamların arkasındaki insan hikâyesi ise tanıklıklarda görülüyor. Kamplardan birinde tutulduğunu anlatan Kayrat Samarkan, 2017’de Doğu Türkistan’a döndüğünde polis karakoluna çağrıldığını ve metal bir sandalyeye zincirlenerek üç gün uykusuz sorgulandığını söyledi. Daha sonra bir “yeniden eğitim merkezine” gönderildi. Burada 15 kişinin bulunduğu bir hücrede tutulduğunu; Çince şarkılar ezberlemek, Çince yazılar yazmak ve Komünist Parti hakkında saatler süren konuşmaları dinlemek zorunda kaldığını anlattı. İşkence gördüğünü ve metal bir düzeneğe zincirlendiğini de ifade etti. Baskı yalnızca kampların duvarları içinde kalmadı. BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, Çin’i Doğu Türkistan’ı kitlesel toplama kamplarına dönüştürmekle suçladı. Köylerde güvenlik denetimlerinin artırıldığı, halkın arasına istihbarat toplamak amacıyla görevlilerin yerleştirildiği ve şüpheli görülen kişilerin güvenlik birimlerine bildirildiği aktarıldı.

Dini hayat üzerindeki baskıya ilişkin tanıklıklar da çarpıcı. Kaşgar’daki köyüne dönen Gülziya Mogdunkyzy’nin ev hapsine alındığı, İslam’ı inkâr ettiğini belirten bir belge imzalamaya zorlandığı ve akrabalarının kamplara götürüldüğü anlatıldı. Camilerde Komünist Parti’ye bağlılık çağrısı yapan propaganda afişlerinin bulunduğu, ibadet için gelenlerin kameralarla kayda alındığı ve fişlenmekten korktukları için camilerin boş kaldığı bildirildi.

Doğu Türkistan konusunda artık susmanın, görmezden gelmenin veya meseleyi yalnızca diplomatik ifadelerin arkasına saklamanın zamanı değildir.

Türkiye, Doğu Türkistan’dan Balkanlar’a, Kafkaslar’dan Orta Asya’ya uzanan gönül coğrafyamızın zor zamanlarda yüzünü çevirdiği, umut bağladığı ülkedir. Bunun en somut örneklerinden biri, İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi’nin, iki çocuk annesi Uygur Türkü Mihrigül Tayurak için gösterdiği tutumdur.

İkamet izni başvurusu reddedildikten sonra, Çin’e gönderilme riskiyle karşı karşıya kalan Tayurak için Bakan Çiftçi devreye girmiş, uluslararası koruma başvurusunun alınacağını açıklayarak serbest bırakılmasını sağlamıştır. Bu onurlu davranış, Türkiye’nin dünyanın neresinde olursa olsun soydaşlarına sahip çıktığını göstermesi açısından önemli ve anlamlı bir adımdır.

Sayın Bakan’a bu onurlu ve insani davranışı için teşekkür ediyorum. Ancak bu hassasiyet tek bir olayla sınırlı kalmamalı; Doğu Türkistan konusunda aynı kararlı tutum bundan sonra da sürdürülmelidir. Gazze’de gösterdiğimiz insani hassasiyetin aynısını Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için de göstermeliyiz.

Çünkü Türkiye, gönül coğrafyasının umut bağladığı bir ülkedir; Doğu Türkistan’ın sesi olmak da bu sorumluluğun gereğidir.

Kaynak : https://www.milatgazetesi.com/dogu-turkistanda-cin-iskencesi-1