logo

trugen jacn
17 Ağustos 2014

DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ İŞGALLER, GELİŞMELER VE 5 TEMMUZ URUMÇİ OLAYLARI-

      2009 yılının Temmuz ayında, Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de meydana gelen olayların ardından soydaşlık bilincinin bir gereği olarak, sizleri Doğu Türkistan ve orada yaşanan olaylar üzerinde düşünmeye davet etmek amacıyla bazı bilgiler sunmak ve yorumlarda bulunmak istiyorum.

Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki, Doğu Türkistan dediğimiz Türk vatanı hakkında ülkemizdeki genel duyarsızlık ve yayın organlarının ilgisizliği neticesinde, bölge hakkında sağlıklı verilere ulaşmak güç bir hale gelmektedir. Bu sebeple yazımın başında Doğu Türkistan ve Uygurlar ile ilgili kısa bir bilgilendirmeye yer vereceğim.

Uygurlar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’da yaşamlarını sürdüren Türk boylarından biridir. Uygur Türkleri tarih sahnesinde yer aldığı günden beri adlarını sanat ve bilim alanında duyuran, Türk Edebiyatı’nın gelişmesinde önemli yer tutan bir boyumuzdur. Orhon Yazıtlarıyla birlikte anılmaya başlanan Uygur kelimesi, çeşitli bilim adamlarınca ve tarihi kaynaklarda “Orman halkı, çukur, uyan-takip eden, akraba-müttefik” şeklinde anlamlandırılmıştır. Köken itibariyle genelde kabul görmüş olan bilgi ise Uygurların Hun neslinden geldiğidir. Bazı bilim adamları da Dokuz Oğuzlarla Uygurları bir tutmaktadır.

Coğrafi anlamda ele alacak olursak; Çin, Tibet, Kazakistan, Moğolistan, Tacikistan, Hindistan, Pakistan ve Afganistan’la sınırları bulunan büyük bir topraktır. Bu anlamda da ülkemizde Doğu Türkistan’dan bahsederken küçük bir kara parçası gibi gözünde canlandıranların ne büyük bir hataya düştüğü rahatlıkla anlaşılabilir. Yaklaşık olarak otuz milyon Türk soylunun yaşadığı Doğu Türkistan’da gün geçtikçe Çinli sayısı artmakta ve sağlıklı nüfus sayımlarının yapılamaması neticesinde dünya kamuoyuna karşı Türklük vasfını yitiriyor gibi gösterilmektedir.

Doğu Türkistan’ın, işgalcilerin iştahını kabartan yönlerini bilmeniz de cereyan eden üzücü olayları idrak edebilmek açısından önem arz etmektedir. Petrol, uranyum, altın, doğalgaz gibi stratejik kaynak zenginliğine sahip olan bu bölge, Çin’deki yeraltı zenginliklerinin büyük bir bölümünü teşkil etmektedir. Tüm bu kaynaklara rağmen Doğu Türkistan’daki Türkler yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bunun başlıca sebebi ise % 85’i Doğu Türkistan’dan temin edilen hammaddelerin Çin’e taşınması ve buradaki sanayi tesislerinden elde edilen gelirin Pekin’e aktarılmasıdır. Kurulan sanayi işletmelerinde ise Çin’den getirilen Çin vatandaşları çalıştırılmaktadır. Neticesinde bölgedeki Türklerin işsizlik sorunu da gün geçtikçe artmaktadır.

Asırlarca süren Çin işgalini bugünlere kadar taşıyan sebepleri tümüyle göz önüne serebilmek açısından Doğu Türkistan’daki eğitim kısıtlamalarını ve sorunlarını da sizlere anlatmak boynumuzun borcudur. Uygur çocukları eğitim kurumlarından mahrum edilmekte, kapasitelerin dolmamasına rağmen sadece Çinli çocuklar bu fırsatlardan istifade etmektedir. Uygurların cahil kalmasını ve bu sayede kolay yönetilebilir olmalarını özel bir politika olarak belirleyen katil Çin, Uygurlara teknolojiden ve kaliteli eğitimden uzak okulları layık görerek fırsat eşitliğini en katı haliyle inkâr etmiştir. Bahsi geçen okullarda Çince eğitim dayatılarak Türkçenin unutturulması için özel bir gayret gösterilmektedir.

Bahsettiğimiz kültürel, ekonomik ve içtimai sıkıntılar Doğu Türkistan’ın kimler tarafından ve ne şekilde yönetildiğini açıkça göz önüne sermektedir. Kendi öz yurtlarında sürgün hayatı yaşayan soydaşlarımız, unutulmuşluğun ve ümitsizliğin kucağına nankörce bırakılmış, kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için vahşi ve onursuz Çin devletinin vicdanına terk edilmişlerdir.

Diğer taraftan Doğu Türkistan’a Türkiye’nin nasıl baktığını da hesaba katmalıyız. Filistin için gözyaşı döküp, sıra ana yurdumuza geldiğinde “Önce kendimizi bir kurtaralım” diyebilecek kadar şuursuzlaşan insanların Türk Milleti’ne mensup olduğunu düşünmek de bizi en derinden yaralayan etkenlerden birisidir. Medya kuruluşları konuya duyarsız kalsa bile bu milletin evlatları kendi soyundan, kendi dilinden, kendi dininden olan öz kardeşlerini böylesine ihmal etmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında ve ayakta kalabilmesinde dönüm noktası niteliği taşıyan savaşlarda birçok Türkistanlının bizimle aynı cephede yer alarak mücadele ettiğini, maddi ve manevi desteklerini hiçbir zaman eksik etmediklerini bilmemizde, vicdan muhasebesi yapabilmemiz açısından fayda vardır.

Gelelim Çin işgalinin eksik olmadığı Doğu Türkistan’daki katliam ve soykırımlara…

17. yy.da “Hocalar Devri” adı verilen Kalmuk hâkimiyetinin ardından bölgede çeşitli kargaşalar başlamış ve günümüze kadar gelmiştir. Kaşgar Valisi Yakup Bey döneminde Osmanlı himayesine giren Doğu Türkistan, Rus ve İngiliz güç noktaları arasında kendine sağlam bir konum elde etmiştir. Yakup Bey’in vefatının ardından ise Çinliler vakit kaybetmeden taarruza geçmiş ve 1878 senesinde Doğu Türkistan’ın tamamını işgal etmiştir. İşgalin başladığı bu yıllarda Çin tarafından bölgeye “Yeni yurt” anlamına gelen “Sincan” adı verilmiştir. O günden beri bölgenin adı dünya kamuoyunda bu şekilde anılmaktadır. Benim memleketimin ne idüğü belirsiz medya kuruluşları da Çin’le ağız birliği yaparcasına Doğu Türkistan dememekte ısrar etmektedir!

20. yy.da Mançu sülalesinin hâkimiyetine son verilerek Cumhuriyet rejimine geçilmiştir. İdari anlamda ise herhangi bir değişiklik elbette ki mümkün olmamış ve Yönetici sınıfı Çinlilerden oluşmaya devam etmiştir.

1930’lara gelindiğinde artan baskılara daha fazla dayanamayan Uygurlar ilk olarak Hoca Niyaz liderliğinde “Kumul”, Mahmut Muhiti liderliğinde “Turfan” ve Mehmet Emin Buğra liderliğinde “Hoten” ayaklanmalarını gerçekleştirmişlerdir. Bu ayaklanmalar kısa bir sürede sonuç vermiş ve Doğu Türkistan Çinlilerden temizlenerek 12 Kasım 1933’de Kaşgar’da “Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Hemen ardından Kızıl Ordu’nun bölgeye doğru ilerlemeye başlaması Türkistan’da tedirginlik yaratmış ve Uygur idarecileri zor durumda bırakmıştır. Netice itibariyle hükümet lağvedilmiş, Doğu Türkistan’da ihtilal dönemi tekrar başlamıştır. Barköl ve Altay’daki ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırılarak birçok Türk lider işkence ile şehit edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında bölgede tam bir belirsizlik hüküm sürmüş, Çin ve Rusya arasında türlü entrikalar boy göstermiştir. Çin ordusunun bölgeden Kızıl Ordu’yu çıkarmasıyla birlikte yer yer Rusya destekli olan Türk ayaklanmaları görülmüştür. Bu ayaklanmalar neticesinde de “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” ilan edilerek yeni bir dönem başlamıştır. Kurulan cumhuriyetin geleceği hakkında karar vermek üzere “Üç Efendi” olarak bilinen İsa Yusuf Alptekin, Mesut Sabri ve Mehmet Emin Buğra konferanslar düzenleyerek; tam bağımsızlığa ulaşmak için önce Çine bağlı bir muhtariyet kurulmasının ve bu şekilde kültürel ve ekonomik hayatın düzene girmesinin en uygun yol olduğunu, bu sayede Rus boyunduruğuna girme tehlikesinden de uzak olacaklarını anlattılar. Görüşmeler sonunda sağlanan antlaşma ile yeni bir hükümet kurulmuş ve Türk idareciler de bu kurulda yer almıştır.1

“Milliyetçi Hükümet” işe başlar başlamaz Türkleşme politikasını öne sürmüştür. Bu tavır Çin devletinde telaş yaratmış ve yayınladıkları bir beyanname ile Türklerin, Rus taraftarlarından daha tehlikeli olduğunu duyurmuşlardır. Beyannamenin hemen ardından Türk idarecilere el çektiren Çin, Doğu Türkistan’a hâkim olmaya başlamış ve 1949 yılında bölgeyi işgal etmiştir. Katil Mao’nun Çin’de hüküm sürdüğü bu dönemde binlerce Türk öldürülmüş ve sürgün edilmiştir.

1949’dan bu güne kadar Doğu Türkistan’da değişen bir şey olmamıştır. Komünist Çin hükümetleri her dönemde Türkler üzerinde baskı kurmaya çalışmış, Türkler ise bu boyunduruğu kabul etmeyerek ayaklanmalarına ve onurlu direnişine devam etmiştir. 1990’da Barın Olayı, 1997’de Gulca Olayları ve 2008’de Pekin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda Türkleri tehdit olarak görme bahanesiyle uygulanan insanlık dışı müdahaleler ile Çin, soydaşlarımız üzerindeki baskısını devam ettirmek istemiştir. Türklerin bu ve benzeri olaylar karşısında sindirilebileceğini zanneden katil Çin bir gün bile amacına ulaşamamıştır, ulaşamayacaktır!

5 Temmuz Olayı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin işgali altında bulunan Doğu Türkistan’ın merkezi Urumçi’de meydana gelmiştir. Bu soykırımın yaşanmasına sebep olan hadise, 26 Haziran 2009 tarihinde Guangdong Eyaleti’nin Şaoguan şehrindeki Gangzi oyuncak şirketinde Çinli ve Uygur işçiler arasında çıkan çatışmada iki Uygur işçinin öldürülmesidir.2

Olaylar üzerine protesto gösterisi yapmak isteyen Uygurlar, Çin güvenlik güçleri tarafından “barışçıl olmamak” bahanesiyle suçlanarak sert bir tepkiye maruz kalmışlardır. Polisin uyguladığı orantısız güce bölgedeki Çinlilerin de katılmasıyla olay çığırından çıkmış ve sokaklar savaş meydanına dönmüştür.

Çin kaynaklı yapılan açıklamalarda ise sadece göstericilerin bir kısmını gözaltına alarak olayın büyümesini engelleme çabalarına yer verilmiştir. Çin’in dünya kamuoyuna sunduğu palavralar bununla kalmamış, saat 19:00 sularında Uygurların yollara barikat kurduğu, belediye otobüslerinin camlarını kırdığı, yürüyüş esnasında yollarına çıkan Çinlileri öldürdükleri ifade edilmiştir. Hâlbuki bölgede bulunan uluslar arası haber ajansları elde ettikleri görüntülerle de ispatlamaktadır ki Çin, gerçek mermi ve bomba kullanarak bu yürüyüşe müdahale etmiştir. İlk açılan ateş neticesinde birçok Uygur Türk’ü olay yerinde hayatını kaybetmiştir ve bu gerçek tüm haber ajanslarının kayıtlarında mevcuttur. Bu hakikati saklamak için elinden geleni ardına koymayan Çin hükümeti, bölgedeki tüm telefon ve internet ağını kilitleyerek olaylardan kimsenin haberdar olmamasını sağlayabilmiştir.

Olayların ardından ilk etapta tutuklanan dokuz Uygur’un cinayet ve diğer suçlardan dolayı 9 Kasım’da idam cezasına çarptırıldığı kaydedilmiştir. Daha sonrasında yirmi Uygur’un daha cinayet suçlamasıyla yargılandığı bildirilmiş, Doğu Türkistanlı yetkililerin dünya devletlerinden, Çin’e karşı tepki koymalarını beklemesine rağmen Avrupa’nın konuya herhangi bir müdahalesi olmamıştır. Bu tavırsızlık neticesinde Çin mahkemeleri insanlık suçu işlercesine 3 Aralık’ta beş kişiyi, 4 Aralık’ta üç kişiyi daha idam etmiş; birçok Uydur Türk’ünü de ağır hapis cezalarına çarptırmıştır.

Katil Çin hükümetinin diğer ülkelere baskıları da bu süreçte artmıştır. Yirmi iki Uygur’un Vietnam’a sığınma talebinde bulunmalarına rağmen buradan “ret” cevabı almaları, daha sonra Kamboçya’ya sığınmaları, Çin’e dönmeleri durumunda idam edilecekleri kesin olmasına rağmen, Kamboçya ile Çin arasındaki ticari bir antlaşmanın yenilenmesi sonucunda bu Uygurların Çin’e iade edilmeleri kabul edilebilir hadiseler değildir. Bu soydaşlarımızın çoğunun akıbetinden hala haber alınamamaktadır.

Komünist Çin’in yüzyıllardır Türklere ve Türklüğe bakış açısı bellidir. Uygurlara doğum yasağı getiren, genç Uygur kızlarını çalıştırmak bahanesiyle Çin’in iç kesimlerine götürerek ahlak dışı emellerine alet eden, Dilini, dinini, kültürünü ve iktisadi bağımsızlığını ellerinden alarak Doğu Türkistan’ı müstemleke yapma gayreti içinde olan Çin; 5 Temmuz’da cereyan eden olaylar hakkında ne derse desin, kendini nasıl haklı çıkarmaya çalışırsa çalışsın, dünyadaki hiçbir şuurlu devlete karşı yaptıklarını masum gösteremeyecektir. Olaylara Avrupa’nın ücra köşelerinden bile “soykırım” yakıştırması yapılırken biz Türkçülerin bu katliama ılımlı bir gözle bakmamızı bekleyenler umduklarını bulamayacaktır. Kinimiz hiçbir zaman eksilmeyecek, “Tarihi düşman” olarak tanımladığımız aşağılık Çin katillerine bakışımız değişmeyecektir.

Şimdi sizlere 5 Temmuz olaylarının hemen arkasından kamuoyunun verdiği tepkileri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin konuya bakışını sunacağım. Bu bölümde çok daha net bir şekilde göreceksiniz ki Çin devleti gün geçtikçe kendini haklı çıkarma gayretinden vazgeçmiş, salyalarını akıtırcasına saldırgan bir hâl almıştır. Katranı kaynatmayla şeker olmayacağını bir kere daha ispatlayan Çin’in, aklıselim hiçbir insana kendini samimi göstermesi mümkün değildir.

Türkiye Cumhuriyeti, olayların ardından yaptığı açıklamada hadiseyi “Soykırım” olarak nitelemiş ve dünya kamuoyuna bu şekilde tepkisini duyurmuştur. Sivil toplum teşkilatlarımızın ve vatandaşlarımızın günlerce süren tepkileri sokakları kaplamış, Çin hükümetini cevap vermek zorunda bırakmıştır. Kendini savunmasını ve özür dilemesini beklediğimiz Çin ise tarihî soytarılığını istikrarla koruyarak; Türkiye’nin terörizme destek verdiğini ifade etmiştir. 13 Temmuz günü Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği’ne ait olan internet sitesi karartılmış ve ekrana Türkiye’yi tehdit eden densiz bir mektup koyulmuştur. Bu mektupta: Doğu Türkistan meselesinin Çin’in iç işi olduğu belirtilerek “Türkiye’nin olayları bahane ederek iç işlerine karışmaması gerektiği”, “Eğer Türkiye Çin halkını rencide etmeye devam ederse, Çin halkı da gereken hareketi başlatacaktır”3 ifadeleriyle açıkça düşmanlığını belli etmiştir. Her ne olursa olsun, bu olaylara karşı dünyadaki en dik duruşu sergileyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Çin’e bir kez daha Türklüğün ne demek olduğunu göstermiştir.

Çin’in, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bu denli cüretkâr davranabilmesinin sebebi: 23 Aralık 1998 tarihli ve 1998/38 sayılı genelgedir. Mesut Yılmaz tarafından çıkarılan bu gizli genelgede “Türkiye’de faaliyet gösteren Doğu Türkistan teşkilatlarının programlarının engellenmesi”, “Ay-Yıldızlı Gök Bayrağın asılmaması, siyasetçilerin ve devlet memurlarının bu tip etkinliklere katılmaması” belirtilmişti. Neyse ki o dönemde şuursuzca kabul edilen bu genelge, 5 Temmuz Urumçi Olaylarından sonra Eylül 2009/15 sayılı genelgeyle gizlice kaldırıldı. Yani Çin’in bu saatten sonra Türkistan konusunda duyarlı insanlara resmi anlamda engel olabilme şansı bu ülkede kalmamıştır.

Gördüğünüz üzere anayurdumuz Doğu Türkistan kan ağlamaktadır. Türk Tarihi’nin en önemli devletlerinin bu topraklarda kurulduğunu, en nadide şahsiyetlerin bu vatanda yaşadığını düşündüğümüzde, bizim bugünkü tavrımızın tek mantıklı tarifi nankörlüktür! Eşimiz, dostumuzla beraber dinlerken keyif aldığımız Türk müziğinin bu topraklarda makâma erdiğini, konuştuğumuz dilin gündelik hayatımızda her derdimizi anlatabilecek kapasiteye ulaşmasının bu topraklarda sağlandığını düşündükçe, anayurdumuza olan vefa borcumuzun ödenebilir olmadığını çok daha iyi anlıyoruz.

Çocuğunuza aldığınız oyuncaktan tutun da mangal yakarken kullandığınız çöp şişe kadar birçok araç-gerecin Çin malı olmasına kaçınız tepki gösterebiliyor? Kaçınız fiyat etiketinden önce üretildiği yere bakabiliyor? Memleketimizde oduna, demire kıtlık mı geldi ki Çin malı çubuklarda et pişiriyorsunuz! Evet, sizler de suçlusunuz! Sizler tarih boyunca terörist yetiştirip üzerimize salmaktan başka vasfı olmayan, Türk düşmanı Filistin için gözyaşı dökmeyi becerebilecek kadar vahim durumdasınız! Doğu Türkistan konulu konferanslar düzenlediğimizde, okulunuzun yerleşke alanındaki eğlence mekânlarından çıkıp konferans salonuna kadar geçemeyen kişilersiniz! Fakat sizler öyle asil, öyle yüce bir milletin evlatlarısınız ki şu satırları okuduktan sonra gözlerinizi açmaya başladınız bile. Bundan zerre kadar şüphe duymadığımdan emin olabilirsiniz. Uyumaya devam eden, Türklük gurur ve şuuruna erişmeye nail olamamış kişilere elbette sözümüz yok. Onlara kızmadık, kızmıyoruz… Onlara en umursamaz tavrımızla acıyor, yedikleri lokmanın hesabını doğru yapabilmelerini temenni ediyoruz.

5 Temmuz Urumçi olaylarında ve daha öncesinde hayatlarını kaybeden Doğu Türkistanlı soydaşlarımıza Tanrı’dan rahmet diliyor, Çin Seddi’nin önünde buluşacağımız güne kadar ıstırabımızın dinmeyeceğini haykırıyoruz.

Al Bayraktan Gök Bayrağa selam olsun!

Bahadır ÇELİKBAŞ

Dipnotlar:

1 Mehmet Emin Buğra, Amaç Karahoca, Doğu Türkistan-Çin Müstemlekesi, İstanbul 1960, s. 55-61
2 Routers Haber Ajansı, 7 Temmuz 2009
3 Dr. Erkin Ekrem,”Urumçi Olayı: Çin Medyasında Türkiye Karşıtı Yorumlar”, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 98, s. 41-42, Ankara

Kaynak  : tr-tr.facebook.com/notes/uygur-doğu-türkistan-cumhuriyeti-uighuristan-republic-of-east-turkestan/doğu-türkistandaki-işgaller-gelişmeler-ve-5-temmuz-

 

Etiketler: » » »
Share
859 Kez Görüntülendi.