logo

trugen jacn
28 October 2016

EVRENSEL İNSAN HAKLARI VE KÜRESELLEŞMENİN GETİRDİĞİ OLUMSUZLAR

“Sınırların giderek daha çok kalktığı ve ortaya küresel bir köyün ortaya çıktığı iddia edilse bile, herkesin bu küresel köyün vatandaşı olabileceği konusunda kuşkular vardır” Bu düşünce akla eşitsizlik kavramını getirmektedir. Değişen ve gelişen koşullardan Dünya üzerindeki insanların adaletli bir şekilde yararlanmamaları, insan haklarının eşitlik ilkesine aykırıdır.”

Abdullah Buksur

İnsan hakları kavramı, en basit ve temel tanımıyla, İnsanın sadece insan olarak doğmuş olmasından dolayı sahip olduğu hakları ifade eder ve bu haklar, insanın yapısına ve değerlerine ilişkin bilgilerden türetilmiştir.

İnsan hakları , “her insanla ilgili bazı gerekleri dile getirirler. Bu gerekler, insanın değerini tanıma ve koruma istemleri olarak insanları yalnızca insan oldukları için koruma istemleri olarak ortaya çıkar.” [1]

“İnsanı diğer canlılardan ayıran tüm olanakları, insanın, insan olarak değerini ve onurunu belirler”. Kişilerde insanın olanaklarını geliştirmek insan türünün davası, insan olan herkesin ödevidir. Diğer yandan bu tür üyesi olan her tekin hakkıdır. Olanakların geliştirilmesi onun için de sağlanmalı. Bu olanakların her kişide korunmasını istemek insanın değerini, var olan yerini, kendi değerimizi korumayı istemektir. Bu da kişileri sırf insan oldukları için korumayı istemektir.[2]

İnsan hakları; insanın, insan olarak değerini ve onurunu korumak için oluşturulmuş haklardır. İnsanca bir Dünya’nın yaratılması ve bunun korunmasını istemek ve sağlamak yine insanların oluşturacağı koşullarla yakından ilgilidir.

Etik kaygılarla kurulmuş bir örgüt olan Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Kurulu tarafından kabul edilmiş olan “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” hukuksal bir yaptırım gücüne sahip değildir. Ancak salt açıdan bir baskı gücüne sahiptir. Devletler insan haklarını korumak konusunda aldığı önlemlere göre değerlendirilmekte, hakları ihlalleri söz konusu olduğunda bu ihlalin yaşandığı ülke yetkileri, uluslararası düzeyde kınanmakta, gerekli önlemleri alınması konusunda uyarılmakta, yetkililere baskı yapılmaktadır. Dolayısıyla insan hakları evrensel Bildirgesinin bir ülke tarafından ihlal edilip edilmesi hususu, insan haklarının korunması bakımından önem taşımaktadır.

İnsan haklarının hem kişi açısından hem de devler tarafından dile getirmek mümkündür. Yani nasıl ki Devletler düzeyinde kabul edilen bir bildirgeyle korunmaya alınmışsa İnsan hakları ayni şekilde her bir kişi de insan haklarının korunmasından sorumludur. Amaç olarak iki açıdan da temel de ayni şey istenmektedir. İnsan olanaklarını geliştirebilme koşullarının yaratılması bu geliştirme kurallarının insanca yaşama koşullarının sağlanması ile mümkündür. Bu koşullar da düzen dediğimiz nesnedir. Yani insan hakları, beli nitelikteki bir düzenin ilkeleridir.

En temel hak, İnsanın “Yaşama Hakkı”dır. Yaşama hakkı topluma onun siyasal örgütlenmesi olan devlete, ciddi ve ağır işlev yükler. Devlet bir yandan, yaşama hakkının bozulmaması için gerekli hukuksal örgütlenmesini tamamlar, diğer yandan da yaşama hakkının tam olarak gerçekleşmesi için toplumda var olan ekonomik, sosyal tüm zayıflıkları gidererek, ilkeli ve gerçek Yaşam Kılma önlemlerini alır. Yaşama Hakkı öyle önemli ki, devlete önemli sorumluluklar yükler.[3] Yani devlet yaşam hakkının korunması için, hem hukuksal düzenlemeler yaparak yaşam hakkını güvence altına alır. Hem de ekonomik ve sosyal yönden önlemler alarak Yaşama Hakkı için gerekli koşulları hazırlar.

Tüm bireylerin hukuk düzeni içinde özgürce var olabilecekleri ve yasalardaki hak özgürlükleri istedikleri gibi kullanabilecekleri bir ortam çağdaş boyutlarda demokratik, bir tartışma ortamı bireylerin kendilerini geliştirmeleri açısından zorunlu olan temel bir haktır. Her şeyin özgürce gündeme getirilerek tartışılabildiği bir ortam da haksızlıklar da ele alına bilinecek, haksızlıkların üzerine gidilinebilinecektır. Böylece devletin haklının yanında yer alması sağlanabilinecektır.[4]

KÜRESELLEŞME

Küreselleşme, bireyselliğin ve ulusallığın ötesinde olanı ifade eden bir kavramdır. Hangi sözcüğün önüne gelirse bu sözcüğe dünyadaki insanları ilgilendiren ve tüm dünyadaki insan için gerekli olan bir şey olduğu anlamını yükler. Küresel ekonomi, küresel savaş, küresel medya, küresel etik, küresel kültür, küresel sinema, küresel mücadele, küresel işbirliği vs.

Küreselleşme sözcüğü iki anlamda kullanılmakta; ilkinde Dünya gezegenine gönderme yapmak . İkincisinde ise bir bütünü ya da bütün olarak kavranan bir faktörler dizisini çağrıştırmak için. Bu ikinci anlamda Küreselleşme; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel alanlarda artarak homojenleşen bir dünyayı ve eğer fizik güçle dayatılmıyorsa bu homojenleşmeyle ayni anda var olan farklılığın ona göre sürdürülmesine yönelik diyalektik tepkiyi içeren bir süreci ifade ediyor. Yani küreselleşme birçok etkinin yan yana yer aldığı veya geçtiği karmaşık bir sürecin adıdır.[5]

KÜRESELLEŞME FAALİYETLERİ VE İNSAN HAKLARI (İHLALLERİ)

Küreselleşme faaliyetlerinin ne zaman başladığı konusunda çeşitli düşünceler vardır. Ancak insanın var olduğundan bu yana nice insan hakları ihlalleri söz konusu olmakta Küreselleşme faaliyetleri de bu günkü anlamından uzak ta olsa insan tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Küreselleşme günümüz kültürünün bileşenlerinden olsa da gezegenin geleceğini belirleyecek tek mantık denen Finansal Küreselleşme ve kültürel standartlaşma öğretilerinin ortaya atıldığı 1980’li yıllarda, yeni bir düşünce hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünce hareketi “Tecim ve Kültürel çoğulculuk” mantığının merkezcil ve birleştirici güçleri arasındaki uyumsuzluğu vurgulandığı ortamlarda bölümlemeyi ve Küreselleşmeyi toplumsal ve kültürel kimliklerin ayrılma/yeniden kurulmanın etkin olduğu gergin bir ikili düşünce görmektedir. Yeni sorular sorulmağa başlanmıştır. Evrensel ağlara bağlanmak farklı topluluklar için ne gibi bir anlam taşır? Buna karşı nasıl koyarlar, nasıl uyum sağlarlar ve nasıl boyun eğerler, uluslararası şirketler üretim güçlerini ve sermayelerini artırma yollarını, serbest piyasa ekonomisinin ilkelerini, özgürlük kavramının sıkça kullanıldığı sloganlarla yaymakta bulmuştur. Özgürleşmenin ,- çağdaşlaşmasının, gelişmişliğin bir yolunun (Hatta Bazen Tek Yolunun ) belli bir ürünü tüketmekten geçtiğini benimsetmeğe çalışmışlardır. Bu benimsetme çalışmaları sırasında, uydu teknolojileri, sayesinde sınır ötesi yayıncılığa geçmiş olan medya dan da bol bol yararlanılmaktadır.

Dünya ile birlik aynı zamanda ve özelikle yaşamın bir sonucudur. Bu birlik her toplumun ayrı ayrı Dünya ile bütünleşmenin gerektirdiği ekonomik ve toplumsal modelle oluşmaktadır. Bu yapısal altüst oluş, bireylerin çalışma haklarının, sosyal güvencelerini ve hizmetlerinden yararlanmalarını doğrudan etkiledikçe, bireylerce içselleştirilir. Büyük endüstri toplumlarında giderek daha çok içselleşen yaşamı, endüstri göçlerinden, uluslararası rekabetten yani malı baskılardan etkilenmektedir.

Günümüzün en ileri uygarlık düzeyini temsil eden batı uygarlığının gelişme çizgisini başından sonuna kadar değerlendirilmesi ekonomik- sosyal – hukuk ilişkilerini ve dolayısıyla bunların insan hakları gibi temel değerlere olumsuz yansımalarını açığa çıkartacaktır. Bu en uygar geçinen batının yükselişinin temelinde sömürgecilik yatmaktadır. Sömürgeciliğin tarihi incelendiğinde ekonomik kaynakların ele geçirilmesi için sürdürülen en açımasız savaşlar baskılar ve insan haklarının ihlali belirgin biçimde göze çarpmaktadır. Ekonomik zenginlik ve güç ile Dünyanın her yerinde insan hakları çiğnenmiş, yoğun sömürülerden sonra elde edilen zenginliklere günümüzün batı uygarlığı yaratılabilmiştir. Önceleri siyasal bağımlılık düzeni içeresinde, yürütülen sömürgecilik günümüzde bütünüyle ekonomik bağımlılık çemberi içinde yülütmektedir. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi küreselleşmenin asıl amacı son derece açıktır. “Siyasal ve Ekonomik bakımından güçlü olan gelişmiş ülkelerden yöneltilen çok ulusluluk şirketlerin Pazar paylarını artırmak, dünya ekonomisine hâkim olmak ve küreselleşme faaliyeti ile üretim ve tüketim biçimlerine yön vermektir.”

Gelişmiş ülkelerin, az gelişmiş ülkelere, ekonomik düzenleme adı altında uyguladıkları ekonomik baskılar, bu ülkelerdeki inşa edilen yaşam şartlarını değiştirerek onların günlük yaşamlarına müdahale etmektedirler. Az gelişmiş ülkelerdeki insanlar, kültürel devamlılık da dâhil olmak üzere, sahip oldukları tüm eski alışkanlıklarını terk ederek kapitalist ülkelerin yönlendirdikleri ekonomilere boğun eğmektedirler. Oysa insan hakları bildirisi klasik haklar yanı sıra sosyal ve kültürel haklara da yer vererek insanların özgürlüğe ve bağımsızlığa ancak ekonomik ve sosyal baskılardan kurtulması ile kavuşabileceğini vurgulamaktadır.[6]

“Sınırların giderek daha çok kalktığı ve ortaya küresel bir köyün ortaya çıktığı iddia edilse bile, herkesin bu küresel köyün vatandaşı olabileceği konusunda kuşkular vardır” [7] Bu düşünce akla eşitsizlik kavramını getirmektedir. Değişen ve gelişen koşullardan Dünya üzerindeki insanların adaletli bir şekilde yararlanmamaları, insan haklarının eşitlik ilkesine aykırıdır.

Etik kaygılar hesaba katılmadan, insani değerler göz ardı edilerek yapılacak düzenlemeler, ancak belli bir toprak parçası üzerindeki insanların çıkarı için söz konusu olabilir.

DEĞERLENDİRME

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin katılımlarıyla küresel sorunlara, küresel çözümler üretmek amacıyla 10 yıl arayla düzenlenen zirveden ilki 1992’de Brezilya’nın Rio kentinde (“BM Yeryüzü Zirvesi”); ikincisi ise 2002’de Güney Afrika’nın Johanannesburg kentinde (“BM Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi”) toplanmıştır. İlk zirveden beri 13 yıllık bir zamanda alınan kararların hiç biri uygulanmamış oluşu, bu toplantıların neden yapılıyor olduğu sorusunu akla getiriyor. Hele ki yoksulluğa, açlığa Teröre ve terk edilmişlik ihtiyaçlarına da çözüm bulmak için bir araya gelmiş olan liderlerin, toplantı aralarında oturdukları sofraların artıklarının atıldığında bu sorunun cevabını vermek daha da güçleşiyor. Dünya liderleri ve VIP delegelerin katıldığı 5 yıldızlı Michela Otel’in şef aşçısı Desmond Morgan pişirilmek üzere stoklarında 5 istiridye, yarım ton ıstakoz ve kabuklu deniz mahsulü kovalar dolusu havyar 2 tondan fazla fileto, tavuk göğsü 250 kilo somon balığı ve yarım ton dan fazla domuz eti ve garnitür bulunduğunu söylemiştir. Morgan tecrübelerine dayanarak yaptığı bu açıklamada; “Liderler son dakikaya kadar ne yiyip içeceklerine sorularımıza cevap veremediklerinden dolayı, isteyebilecekleri her şeyi depolarımızda bulundurmaya özen gösteriyoruz” demiştir. (Milliyet 28 Ağustos 2002) Liderlerin alınan kararların uygulanmasında göstereceklerini söyledikleri çabada samimi olduklarını düşünmek için en az buradaki menülerin daha mütevazı olması gerekmez mi?

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında kavga sürüp giderken dünya üzerinde 2 milyar insan elektriksiz, 1 milyar insan susuz 3 milyar insan günde 2 dolarlık bir gelirle yaşamaya (!) devam etmektedir. İnsanın insanca yaşamasını sağlayacak olanakların yaratılmaması kimin sorumluluğundadır, ya da suçudur? Bu konu Gelişmiş veya az gelişmiş ülkelerin liderleri birbirlerini suçlayarak sorunun çözümü değil, soruna kimin neden olduğu konusundaki saptamalarını dile getirerek bu konudaki sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Azgelişmiş ülkeler, gelişmiş ülkelere “Sürdürülebilir kalkınmayı sağlamammış olduklarından pazarlarını açamıyor, kotaları kaldırmıyor, kapılarınızı kapalı tutuyorsunuz” [8] suçlamalarını yöneltirken gelişmiş ülkeler azgelişmiş ülkelere karşı kendilerini savunurken şu suçlamaları yapıyor: “Sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için azgelişmiş ülkelerin veya gelişmekte olan ülkelerin siyasileri liderleri ekonomik girdileri ceplerine indirip kişisel amaçları için kullanıyorlar. Kalkınmayı engelliyorlar, bunun içindir ki dünya da slogan olarak Ülkelerde demokratikleşme ile ekonomik gelişmişlik birbirine paralel gitmelidir…” Denilmektedir. [9]

Gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasındaki bu tartışmanın, çözüm oluşturacak bir tarzda olmadığı düşünülebilir, çünkü insanlığın içinde bulunduğu olumsuz koşullardan dolayı sorumluluğu hiçbir kimse – lider üzerine almamaktadır. Gelişmiş veya Azgelişmiş ülke liderleri üzerlerine düşen görevi yerine getirmekte, ülkelerini temsilen zirvelere katılmakta ve küresel sorunları ve küresel sorunlarını tartışmaktadırlar. Ancak zirve toplantıları sonunda alınan kararlar, ortak bildiriler veya temenniler kâğıt üzerinde yazılı kalırken bunların yansıması hiç görülmemektedir. Ortak karar almak konusundaki hassasiyet, ortak eylem konu veya konuşmaları pek görülmemektedir. Bunun çok açık kanıtı vardır. Çözüm aranılan, tartışılan sorunların daha da artmış bir halde, insani ve insanlığı hala tehdit ettiği gözlenmektedir.

Dipnotlar : 

[1] Felsefe ve İnsan Hakları, Hazırlayan Ionna Kuçuradi. İnsan Haklarının Felsefe Temelleri, Türkiye Felsefe Kurumu yayınları, 1996, Ankara, s. 49

[2] Kuçuradi a.g.e, s. 49

[3] Kuçuradi, a.g.e., s.59

[4] Anıl Çeçen İnsan Hakları, Gündoğan yayınları, Ankara 2000, s. 99

[5] Ali Ulvi Türkbağ, Pasta Tarifleri üzerine bir inceleme(Küreselleşme ve Adalet) Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı 16, s. 229

[6] Anıl Çeçen, a.g.e, 122-123-195-196

[7] Küreselleşmenin Toplumsal Sonuçları, Veysel Bozkurt, Küreselleşmenin İnsan Yüzü, Alfa Yayınları, Ankara, 1996

[8] Muharrem Sarıkaya, “Küreselliğin Kavgası”, Hürriyet, 1 Eylül 2002 – Pazar

[9] a.g.y.

Kaynak : http://haberiniz.com.tr/kose-yazisi/356887/insan-haklari-ve-kuresellesme–abdullah-buksur.html

Etiketler: » » » » » »
Share
852 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ