logo

trugen jacn

UYGUR TÜRKÜ BİLİM İNSANİ DOÇ.DR.ERKİN EMET İLE DOĞU TÜRKİSTAN ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Doğu Türkistan siyasi tarihinde 1. Mançur-Çin istilası olarak tanımlanan İlk işgalin yaşandığı 1759’dan günümüze kadar devam eden 21. yüzyıldaki Doğu Türkistan ve Uygur Türklerinin dramı üzerinde bilimsel çalışmalar yapan Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erkin Emet’in son yayınlanan “GÖÇ” adlı kitabı üzerinden yola çıkarak Doğu Türkistan meselesi hakkında bir söyleşi yaptık.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_6548-2-970x1024.jpg


Hilal TEMUR (Düzce Ün. Siyaset ve Uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisi )

Son eseriniz olan “Göç” adlı kitabın hikâyesini kısaca nasıl anlatır mısınız ?

   2 yıl Kayseri’deki Uygur Türkleri ile röportajlar yaptım. Çok etkileyici hikâyeler var. Ben gittiğimde küçük bir Uygur Mahallesi oluşturulmuştu ve 2 bin civarında Uygur Türkü yaşıyordu. O insanlara baktığınız zaman Doğu Türkistan’daki zulmü ve Uygurların neler yaşadığını yüzlerindeki ifadeden görebilirsiniz. Kiminle konuşmak istesem iki cümle söyledikten sonra ağlamaya başlıyor. Oradayken psikolojik olarak çok zor bir dönem geçirdim. Büyük toplumsal bir travmanın izlerini her kesimden insanın yüzünde görebiliyorsunuz. Röportajlarım sırasında çok etkilendim. Ben Doğu Türkistan’dayken de zulüm vardı ama artık zulmün boyutu çok korkunç bir seviyeye çıkarıldı. En basiti, çocuklar alışveriş merkezinde veya herhangi bir yerde güvenlik görevlisi gördüğünde korkudan tir tir titremeye başlıyor. Çünkü Çin’de sürekli üniformalıdan zulüm gördüğü için böyle travma yaşıyorlardı. Milyonlarca Uygur göçü göremezsiniz ama bu 21. Yüzyıldaki en acı göçtür. Örneğin Muhammed Emin isimli bir tabip Malezya’da vefat eden Uygurların defin işlemi için bölgeye gidiyor. Ancak 1000 dolar vermesi karşılığında defin işleminin yapılacağını söylüyorlar. Malezya’da Müslüman bir ülke… Böyle bir insanlık trajedisi… Denizden geçerken gemiden düşüp anneler, çocuklar, yolda doğum sırasında ölen anneler,  bebekler çok korkunç bir hikaye. Bugün Güney Asya Pasifik ülkelerin hepsinde  Müslüman Uygur Türklerinin mezarlarını görebilirsiniz. Bu derece acı bir olay..

Göç kitabınızda, Doğu Türkistan’dan göçü 3 dalga halinde ele almışsınız. Bu göçler arasında nasıl bir fark var?

  Çin, 1949’da Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra Türkiye’ye 3 göç dalgası var. İlki 1949 sonunda İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi o dönemdeki hükumette yer alan liderlerin önderliğinde başladı. Keşmir ve Hindistan üzerinden yola devam ettiler ve 1952 yılında Türkiye’ye ulaştılar. Türkiye o dönemdeki Bakanlar kurulu kararı ile 1850 kişiyi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına aldı. Son yıllarda açıklanan rakamlara göre 1949 sonunda memleketten ayrılanların sayısı 18 bin civarında. Ancak bunlardan sadece 1850 kişi Türkiye’ye ulaşıyor. Çoğu ya Pamir dağlarından geçerken uçurumdan aşağı düşmüş ya da yolda hastalanarak ölmüştür. 2. Göç, 1960’ta Çin’deki kültür inkılabı ile oldu. Doğu Türkistan’da din, kültür, gelenek ve görenekler yasaklandı. Mao döneminde “Sadece yabancı uyruklu olanlar, annesi yabancı babası Uygur olanlar yurt dışına gidebilir.” Diye bir genelge  çıkarıldı. Bu yasa doğrultusunda 134 civarında aile dilekçe verip Afganistan’a gittiler. Burada 3-4 sene kaldılar. Ancak şartlar çok kötü olduğu için, Birleşmiş Milletlere ve Afganistan’daki Türkiye büyükelçiliğine “biz Türk’üz, Türkiye’ye gitmek istiyoruz.” diyerek dilekçe gönderiyorlar. Türkiye, Birleşmiş Milletlerinde desteğiyle bunu kabul etti. Devlet, Uygur Türklerini “ata topraktan kardeşlerimiz geldi” diyerek, havaalanında karşıladılar. Bugün Kayseri’deki Ahmet Yesevi Mahallesine iskanlı göçmen olarak yerleştirildiler. 1964’ten 1980’ e kadar Doğu Türkistan’ın kapısı kapanıyor ve kimse yurt dışına çıkamıyor. 1980’den itibaren Çin açıklık politikası adı atında bir politika uygulamaya başladı. Bu sırada ise 1949 ve 1964’ te Türkiye’ye göç eden Uygurların akrabaları Çin’ e dilekçe yazarak çeşitli yollarla Türkiye’ye gelmeye başladı.  3. ve en acı göç ise kitabımda da bahsettiğim gibi 1997’de Gulca katliamı ile Çin’in politikasını sertleştirmesiyle başladı. Özellikle 11 Eylül 2001’deki olaylardan sonra milliyetçi ve dindar kesim hapishanelere atıldı. Bu sorunlardan dolayı bazı Uygurlar çocuklarının geleceğini yurt dışında aramaya başladı. 2009’ da ki Urumçi katliamı ile Uygurlar ile Çinlilerin arası tamamen açıldı. Durumu iyi olan Uygur Türkleri Türkiye’ye ya da başka bir ülkeye gitmeye başladılar. Özelikle  2010 yılından sonra şüpheli gördüğü Uygurlara Çin yaşama hakkı tanımadı. Bu insanlar ise Kazakistan ve Kırgızistan üzerinden gitmek isterken tutuklanıp Çin’ e teslim edildiler. Tutuklanmalar artınca Uygurlarda Çin’in güneyinden Vietnam üzerinden Tayland ve Malezya’dan geçerek Türkiye’ye geldiler. Edindiğim bilgilere göre, 2014-2015 yılında 7500 civarında Uygur Türkü Türkiye’ye göç etti.

Çin, 1949’da Doğu Türkistan’ı tamamen işgal altına alana kadar nasıl bir strateji izledi?  

Bölgenin tamamen işgali 1884’te Mançu İmparatorluğu ile oldu. Bölge işgal edilince ismi 1884’te Şinjiang (Yeni Kazanılmış Toprak) olarak değiştirildi ve Mançu İmparatorluğunun 19. Eyaleti ilan edildi. 135 yıl boyunca mücadele devam etti. Her karış toprağında şehitlerin kanı var. 1933’ te Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti adı altında bir cumhuriyet kuruldu. O dönemde güneyde İngilizler var, doğu da Çin ve bir diğer tarafta da güçlenmekte olan Sovyetler Birliği vardı. Bu nedenle yeni kurulan cumhuriyetin ömrü uzun sürmedi. 1944’ te ise Sovyetlerin desteği ile Doğu Türkistan Cumhuriyeti demokratik parlamenter bir sistem olarak kuruluyor. Ancak 1949’da Çin’in Doğu Türkistan’ı tamamen işgal etmesi ile karanlık günler başladı. 1949’a kadar bölgede yine işgal vardı ama Uygurların diline, dinine ve kültürüne fazla müdahale edilmiyordu. Şimdiki hükümetin ise Uygur, Kazak, Kırgız, Tatar gibi Türk soyluların kültürel dokusuna, dinine, diline müdahale eden sert politikaları var. Son yıllarda ise tamamen soykırıma yönelik politikalar izleniyor.

Kitabınızda Çin’in strike hard (sert vuruş) ve “üç şer güç” politikasına değinmişsiniz. Kısaca açıklar mısınız?  

  Tarih boyunca Çinliler ben Müslümanım diyen Uyguru “Pan-İslamist”, ben Uygur’um, ben bu toprakların sahibiyim diyeni ise “Pan-Türkist” olarak değerlendirip hapse atmıştır. Üç şer hareketi 11 Eylül 2001’den sonra ortaya atıldı. Birincisi Bölücülük. Milliyetçileri hedef alıyor. Çok sayıda aydın milli hassasiyeti vurgulayan değerleri savunduğu için devlet güvenliğini tehdit etmekle suçlanıp, hapse atılıyor. İkincisi ise İslamcılık. Üçüncüsü Aşırıcılık. Yani burada radikal İslamı ele alıyor ama buna herhangi bir tanımlama getirilmiyor. Kur’an-ı Kerim okuyan, oruç tutan, namaz kılan tesettürlü giyinen kadınları radikal İslamcılıkla suçlayıp toplama kamplarına kapatıyor.

Zulme şahit olan birçok Doğu Türkistanlı ile röportajınız ve söyleşileriniz var. Ki kitabınızda da yer vermişsiniz. Tayland’da 3 yaşındaki Uygur Türkü Abdullah’ı Türkiye’ye getiremez miydik?

   Babası Türkiye’ye gelmişti. Tayland’da annesi ile kalmıştı. Tabii ki getirilebilirdi. Türkiye bu olayla ilgilendi ama süreç çok yavaş işledi. Sonradan Çin işe el atınca geri çekilmek durumunda kaldı. Dünya Uygur Kurultayı  onu Türkiye’ye  getirmek için uğraşırken hastalanmıştı ve kaldırıldığı hastahane de hayatını kaybetmişti.

Uygur Türklerine inanç ve değerler konusunda ne tür baskılar yapılıyor?

   Başta “Allah’ı inkâr et” baskısı yapılıyor. Bu yüzden intihar edenler var. Doğu Türkistan’da yemeğe başlamadan önce çekilen bir “Besmele” hapse atılmak için yeterlidir. Çocuklarınıza verdiğiniz Türkçe ve İslamî isimler sizin devlet düşmanı olarak değerlendirilmenize yol açıyor. Ramazan ayında düzenlenen içki festivallerine katılmayanlar, oruç tutmadığını açıkça göstermeyenler rejim düşmanı ilan edilip sonu meçhul zindanlara atılmaktadır. Çin hapishanelerine gönderilen Uygurların pek çoğundan bir daha haber alınamamaktadır. “Kardeş Aile” adı altında her eve Çinli yerleştirilmiş. Rapor veriliyor içeriden. Aile mahremiyeti hiçe sayılarak Çinli erkeklerin ailenizin bir parçası olarak sizinle yaşaması dayatılmaktadır. Uygur kızlarını Çinlilerle evlenmeye zorlamaktadır.

Sizde Pekin Merkezi Milletler Üniversitesi’nde okudunuz. Size yönelik herhangi bir uygulama oldu mu? Pekin ve Kaşgar’daki Uygur Türklerine uygulanan politikalar arasında fark var mı?  

O zamanlar Çin yeni dışa açılma politikası uygulamaya başlamıştı.  Pekin’deki Çinliler o zamanlar şuan ki gibi ırkçı değillerdi. Şimdiki gibi değildi, derslerimizde Uygur tarihi de anlatılıyordu. Ama yine de Doğu Türkistan’a Çin’in çöplüğü gibi bakılıyordu. O zamanlar Doğu Türkistan suç işlemiş Çinlilerin sürüldüğü bir yerdi. Üçüncü sınıf vatandaş muamelesi benim üniversite yıllarımda da vardı. Ama bugünkü kadar değildi. Şuan ise çok korkunç şeyler oluyor. Bugün sadece etnik kimliğiniz Uygur olduğu için hiçbir şey yapamıyorsunuz. Etnik kimliğinizden dolayı bütün zulümler reva görülüyor

Geçtiğimiz ayda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’ e Uygurların keyfi olarak kapatıldığı toplama kamplarının kapatılması için çağrıda bulundu. Çin ise bunu reddederek kampların radikal İslamcılıkla mücadeleye eğitim amacıyla kurulduğunu savunuyor. Size göre, ABD’ nin yıllardır görmediği Doğu Türkistan zulmüne son yıllarda dikkat çekmesinin nedeni ne olabilir?

ABD, 1998’den beri Doğu Türkistan’ daki insan hakları meseleleri ile ilgileniyor ve yıllık insan hakları raporu çıkarıyor. 2000’ li yıllarda çok az da olsa Çinli Müslümanların insan hakları ihlallerine yer veriyordu. Son yıllarda ise Uygur Türkleri ile ilgili özel raporlar yayınlamaya başladı. Bunda çok fazla etken var. Son yıllarda ABD-Çin arasındaki ekonomik savaş, Çin’in yükselen bir güç olması ve dünyadaki insan hakları ihlallerinin en ağır olan devlet olması buna etken olabilir. İkincisi ise, Enerjisinin %33’ünü Doğu Türkistan Bölgesi’nden karşılıyor ve bundan dolayı böyle çok stratejik bir öneme sahip. Ayrıca Çin 2013’te “Bir kuşak Bir yol” projesi ile dünyada Çin hegemonyasını kurmaya çalışıyor ve Doğu Türkistan bu projede önemli bir geçiş bölgesidir. Çin için bu kadar stratejik öneme sahip olan bir bölge rakipleri içinde önemlidir.

Peki, Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed Selman, Çin’in Türk ve Müslümanları zorla kapattığı toplama kamplarını savunması konusunda ne düşünüyorsunuz?

   BM yasalarında “hiçbir ülkenin iç işlerine karışılamaz” diye bir madde var. Pek çok ülke Çinle olan diplomatik ilişkilerinde bu ilgili madde doğrultusunda hareket ediyor. Ama bugün insan hakları dediğinizde, insan hakları evrenseldir. Bir insan hakları ihlali var ve bu herhangi bir uluslararası platforma taşınmıştır. Dolayısıyla dünyaya bununla ilgilenme hakkı doğmuştur. Fakat Amerika’nın Ortadoğu’daki politikaları, İslam ülkelerini ister istemez Çin ile işbirliği yapmaya itmiştir. Bugün Cenevre’de BM’de Doğu Türkistan meselesi gündeme geldiğinde Müslüman ülkelerden sadece Türkiye Doğu Türkistan tarafında yer alıyor. Diğer bütün Müslüman ülkeler Çin doğrultusunda hareket ediyor. Bu içler acısı bir durumdur. Bugün Doğu Türkistan’daki problem hem kendi toprakları olduğu için hem de Müslüman ve Türk olduğu içindir. Türkiye’den bir vali bölgeyi ziyarete gittiğinde terör araçları olarak Kuran’ı Kerim’in de değerlendirildiğini görüyor. Ama İslam dünyası buna sessiz kalıyor ve Çin’deki İslam düşmanlığı hiçbir yerde anlatılmıyor. Buna Çin ile yapılan ekonomik ve ticari anlaşmalar etken oluyor .

Peki, siz Doğu Türkistan’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de bazı entelektüeller tarafından Çin büyük devlet, BM Güvenlik Konseyine üye, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve gelecekte ABD’ nin yerine geçebilecek güç olarak bakılıyor. Çin, 1980’den sonra çok büyük bir hamle yaptı. 80’ lerde kibrit, tuvalet kağıdı, şeker üretemeyen ülke günümüzde dünyaya teknoloji ihraç ediyor. Bu büyük bir başarı fakat, büyüyen Çinin kendi içerisinde de pek çok büyüyen problemi var. Çin gelecekte sosyal bir patlamaya gebe bir devlet. Çünkü zengin ve fakir arası gittikçe açılıyor. Zengin aşırı zengin, fakir ise korkunç derecede hızlı fakirleşiyor. Dolayısıyla Çin Hükümeti halktan bir takım sinyaller alıyor. Bu kadar çok diktatörleşmesinin nedeni de bu. Bir takım suni düşmanlar yaratarak komünist partinin iktidarını uzatmaya çalışıyor. Bu iç dinamikler Çin’de bir dönüşüm meydana getirebilir ve bu duruma Uygur Türklerinin hazırlıklı olması gerekir. Belki bağımsızlık olamaya bilir ama eyalet sistemi ile yetkiler merkezden bölgelere verilebilir. Bu ilk alternatifti. İkincisi ise, Çin’de çok partili sisteme geçebilir. Şuan Çin lideri Xi Jinping anayasayı değiştirerek görev süresini ömür boyu uzattı. Bu durum Çin içerisinde çok büyük bir rahatsızlık uyandırıyor. Dolayısıyla, bu rejimde değişiklikler olursa, bu zamana kadar Uygurlar kimliklerini koruyabilirse gelecekte bağımsızlıklarını geri kazanıp kendi devletlerini kurma ihtimali vardır.a

Share
974 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

türk porno
bursa escort