logo

trugen jacn

DOĞU TÜRKİSTAN KAN AĞLIYOR:SOYDAŞLARIMIZIN ÇIĞLIĞINA DAHA NE KADAR SESSİZ KALACAĞIZ ?

Doğu Türkistan Kan Ağlıyor: Soydaşlarımızın Çığlığına Daha Ne Kadar Sessiz Kalacağız?

 Şerife ÖZ (Gazeteci-Yazar)

Hayvanların bile maruz kalmaması gereken zulümlere, Doğu Türkistan’da öz ve öz soydaşlarımız maruz kaldı. Biz ise çoğu zaman sessiz kaldık. Kendi öz kardeşlerimize sırtımızı dönmedik belki ama yaşananları dünyaya yeterince duyuramadık. Ata yurdunda Türk kimliğini, dilini, dinini ve kültürünü yaşatmak isteyen bir halkın varlığına tahammül edilemedi. Uygur Türkleri, kendi topraklarında kendi kimlikleriyle yaşama mücadelesi veriyor. Dünya ise çoğu zaman bu çığlığı duymamayı seçiyor.

Çin yönetiminin Uygur Türklerine yönelik uygulamaları, insanlığın vicdanında kapanmayacak yaralar açıyor. Uluslararası raporlara yansıyan ağır insan hakları ihlalleri, kitlesel gözaltılar, ailelerin parçalanması, dinî ve kültürel özgürlüklerin kısıtlanması ve sistematik asimilasyon karşısında insanın yüreği sızlıyor. Bir halkın yalnızca bugünü değil, geleceği de hedef alınıyor. Çocuklar ailelerinden koparılıyor, kendi dillerinden ve kültürlerinden uzaklaştırılıyor; Çin devletinin denetimindeki kurumlarda yetiştirilerek kimliklerinden koparılıp bambaşka biri oluyorlar. Bir çocuğun annesinin dilini konuşamaması, babasının kültürünü tanıyamaması, kendi tarihini öğrenememesi ne demektir? Bir milleti köklerinden koparmak, geleceğini elinden almak değil midir?

Kadınlara yönelik ağır istismar ve işkenceler insanlık onurunu ayaklar altına alan bir zulmün boyutlarını gözler önüne seriyor. Gözaltı merkezlerinde kadınların cinsel şiddete maruz bırakıldığına, aşağılandığına ve insanlık dışı muamele gördüğüne ilişkin kanıtlar apaçık ortada. Kendi iradeleri dışında korkunç acılar yaşayan, hayatları karartılan kadınların ve kız çocuklarının çığlığını kim duyacak? Bir annenin evladından koparılması, bir kız çocuğunun geleceğinin karartılması, bir kadının bedeninin ve onurunun hedef alınması hangi vicdana sığar? İnsan onurunu ayaklar altına alan bu iğrençlikler karşısında hangi gerekçeyle susulabilir?

Uygur Türklerinin dinî özgürlüklerine yönelik baskılar, camiler ve dinî eğitim üzerindeki kısıtlamalar, Kur’an öğrenmek ve dinini özgürce yaşamak isteyen insanların karşılaştığı engeller hakkındaki haberler de endişe verici. Bir insanın inancı, dili, kültürü ve kimliği nedeniyle baskı görmesi kabul edilebilir mi? Bir halkın ibadet etme özgürlüğü elinden alınabilir mi? İnsanlar yalnızca kendi kimliklerini korumak istedikleri için cezalandırılabilir mi? Bunlar hangi hukuk anlayışına, hangi insanlık ölçüsüne sığar?

Doğu Türkistan’da ailelerin parçalandığına, Uygur ailelerinin evlerine Çinli görevlilerin yerleştirildiğine ve bu uygulamaların ailelerin özel yaşamını denetlemek için kullanıldığına ilişkin haberler ve tanıklıklar da kamuoyuna yansıdı. Bir ailenin mahremiyetine müdahale edilmesi, insanların kendi evlerinde bile huzur ve güven içinde yaşayamaması nasıl açıklanabilir? Bir annenin, bir babanın ve çocuklarının kendi evlerinde dahi kendilerini güvende hissedememesi ne büyük bir zulümdür! İnsanların en mahrem alanlarına kadar uzanan bir denetim, hangi vicdanla savunulabilir?

Bütün bunlar yaşanırken biz ne yapıyoruz? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Daha kaç annenin gözyaşı dökmesi, kaç çocuğun ailesinden koparılması, kaç insanın kimliğinden vazgeçmeye zorlanması gerekiyor? Dünyanın gözü önünde bir halkın dili, dini, kültürü ve tarihî mirası üzerindeki baskılar sürerken insanlığın sessizliği, yaşanan acıyı daha da ağırlaştırmıyor mu?

Biz Türkiye olarak Uygur Türklerini ülkemize getirip güvenli bir geleceğe kavuşturamaz mıyız? Bu insanlara Türkiye’nin bir bölgesinde, kendi kültürlerini ve kimliklerini koruyarak yaşayabilecekleri bir hayat sunamaz mıyız? Türkiye Cumhuriyeti, gerekli hukuki ve diplomatik yolları kullanarak, uluslararası koruma mekanizmaları çerçevesinde bu insanların güvenliğini sağlamak için daha güçlü adımlar atamaz mı? Elbette atabilir. Elbette bunun yolları araştırılmalıdır. Gerekirse gönüllü ve güvenli yerleşim programları, insani koruma mekanizmaları ve uluslararası iş birliği seçenekleri bütün ciddiyetiyle değerlendirilmelidir.

Bu millet, tarih boyunca farklı köklerden, farklı kültürlerden ve farklı topluluklardan insanlarla bir arada yaşadı. Peki, kendi öz kardeşlerimiz olarak gördüğümüz Uygur Türkleriyle neden bir arada yaşayamayalım? Onlara neden güvenli bir gelecek sunamayalım? Kendi dilini konuşabilen, inancını özgürce yaşayabilen, çocuklarını kendi kültürüyle yetiştirebilen bir hayat neden mümkün olmasın? Türkiye’ye sığınmak isteyen, zulümden kaçan ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan insanlara kapımızı açmak için daha neyi bekliyoruz?

Doğu Türkistan Türklerinin Can Güvenliği, Aile Bütünlüğü,Dini ve Kültürel Hakları Sağlanmalı

Burada açıkça söylüyorum: Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Türkistan meselesini yalnızca diplomatik açıklamalarla sınırlı tutmamalı; Uygur Türklerinin can güvenliği, aile bütünlüğü, dinî özgürlükleri ve kültürel hakları için uluslararası hukuk çerçevesinde daha güçlü girişimlerde bulunmalıdır. Çin yönetimiyle ilişkiler, ekonomik çıkarlar ve siyasi hesaplar, insan hayatından daha değerli olamaz. Hiçbir ticari anlaşma, hiçbir siyasi menfaat, bir çocuğun annesinden koparılmasından; bir kadının istismara uğramasından; bir insanın dili, dini ve kimliği nedeniyle baskı görmesinden daha önemli değildir.

Benim çağrım açıktır: Doğu Türkistanlı soydaşlarımız için güvenli ve gönüllü yerleşim imkânları oluşturulmalı, Türkiye’ye gelmek isteyenlerin hukuki yollarla kabulü kolaylaştırılmalı ve ailelerin yeniden bir araya gelebilmesi için uluslararası girişimler artırılmalıdır. Bu insanların hayatlarını kurtarmak, kimliklerini korumalarına yardımcı olmak ve çocuklarına güvenli bir gelecek sunmak için ne gerekiyorsa hukuka uygun biçimde yapılmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca siyaset değildir. Mesele insanlıktır. Mesele bir annenin evladına sarılabilmesi, bir çocuğun ailesiyle büyüyebilmesi, bir kadının korkmadan yaşayabilmesi, bir insanın kendi dilini konuşurken başına bir şey geleceğinden endişe etmemesidir. Mesele, bir halkın kendi tarihine ve kültürüne sahip çıkabilmesidir.

Doğu Türkistan’ın tarihî mirasının silinmesi, Uygur kimliğinin zayıflatılması ve bir halkın kendi köklerinden koparılması tehlikesi karşısında sessiz kalmak istemiyorum. Çünkü susmak, acıyı ortadan kaldırmıyor. Görmezden gelmek, yaşananları sona erdirmiyor. Aksine, sesi duyulmayan insanların yalnızlığını büyütüyor.

Ey dünya! Doğu Türkistan’da yaşayan insanların da bir hayatı, bir ailesi, bir dili, bir dini ve bir onuru var! Onlar da insan! Onların çocukları da çocuk! Onların anneleri de anne! Onların gözyaşları da gözyaşı!

Ey Türkiye Cumhuriyeti Devleti! Uygur Türklerinin sesini daha güçlü duyurmak, zulümden kaçanlara güvenli bir gelecek sunmak ve uluslararası hukuk çerçevesinde somut adımlar atmak için harekete geçilmelidir. Bu çağrı yalnızca soydaşlık duygusundan değil, insanlık onuruna duyulan sorumluluktan da doğmaktadır.

Doğu Türkistan’ı unutmayın! Uygur Türklerini unutmayın! Ailelerinden koparılan çocukları, zulüm gördüğü bildirilen kadınları, özgürlüğünden mahrum bırakılan insanları unutmayın!

  • Bir halkın köklerini sökmeye çalışabilirler ama biz onların sesini susturmayacağız.
  • Bir halkın tarihini silmeye çalışabilirler ama biz yaşananları unutturmayacağız.
  • Doğu Türkistan yalnız değildir! Uygur Türkleri yalnız değildir!
  • İnsanlık, bu çığlığa artık kulak vermelidir!

Kaynak : https://www.16haber.com/yazarlar/serife-oz/dogu-turkistan-kan-agliyor-soydaslarimizin-cigligina-daha-ne-kadar-sessiz-kalacagiz/84/?fbclid

Share
104 Kez Görüntülendi.