logo

trugen jacn

KOMÜNİST ÇİN’İN TÜRKİYE’DEKİ KAMU DİPLOMASI AĞI NASIL İŞLİYOR ?

Komünist Çin Türkiye'deki Partilere Göz Dikti mi?
Dr. Nurettin AKÇAY
Son bir yıldır Ankara’daki diplomasi çevrelerinde dikkat çeken bir eğilim var. Özellikle son aylarda Çin’in Türkiye’ye yönelik kamu diplomasisi faaliyetleri, hem sıklık hem de kapsam bakımından görülmedik bir yoğunluğa ulaştı. Bu artışı ilk bakışta BYD’nin Manisa’daki fabrika yatırımını askıya almasıyla birlikte Türk kamuoyunda oluşan Çin karşıtı havayla açıklamak mümkün görünüyor. Ancak konuyu yakından takip edenler, meselenin çok daha köklü ve planlı bir stratejinin parçası olduğunu biliyor.
BYD’den önce başlayan bir strateji
BYD krizinin Türkiye-Çin ilişkilerinde belirli bir gerilim yarattığı ve Pekin’in bunun telafisi için faaliyetlerini hızlandırdığı doğru olsa da bu yalnızca son dönemin bir yansıması değil. Çin, BYD sorunu gündeme gelmeden çok önce de Türkiye’deki kanaat önderi sayılabilecek gazetecileri ve isimleri düzenli olarak ülkesine davet ediyordu.
Literatürde “elite engagement” (seçkin angajmanı) olarak adlandırılan bir kamu diplomasisi stratejisi yöntemi kullanan Çinliler, görünürlüğü yüksek kişileri özenle seçilmiş bir programla ülkeye davet edip onlara belirli, kontrollü bir imaj sunmayı hedefliyorlar. Ve Çin’e götürülen herkese bir nevi “showcase diplomacy” (vitrin diplomasisi) uygulanıyor. Bu sayede gösterilmesi planlanan her şey gösteriliyor, geri kalan özenle görünmez kılınıyordu. Sonuç olarak da Çin’e giden gazeteciler arka planı anlamadan olumlu bir tablo ile karşılaşıyorlardı.
Çin başarılı oluyor mu peki? Bence kısmen de olsa evet. Kamuoyu algısını tamamen değiştirmede değil ama en azından radikal bir karşı kampanya oluşmasını engelleme açısından iyi bir strateji izliyor Çinliler.
Bunun arkasında ise, Çin’in neredeyse her ülkede uyguladığı, yumuşak güç araçları vasıtasıyla yabancı kamuoyların algısını kendi lehine şekillendirmeyi hedefleyen daha geniş bir kamu diplomasisi mantığı yatıyor.
Türkiye’nin özel konumu: Uygur meselesi
Şunu da özellikle vurgulamak gerekiyor ki Türkiye, bu stratejide sıradan bir hedef ülke değil. Uygur diasporasının dünyada en yoğun yaşadığı ülkelerden biri olması ve Çin’in Uygur meselesinde desteğini alamadığı neredeyse tek Müslüman ülke konumunda bulunması, Ankara’yı Pekin’in kamu diplomasisi haritasında özel bir yere taşıyor.
Türkiye’ye yönelik faaliyetlerin temel amacının, Türk kamuoyunu Uygur meselesi konusunda yumuşatmak olduğu çok açık. Nitekim davet edilen gazetecilerin büyük çoğunluğunun özellikle Uygur bölgesine götürülmesi, bu değerlendirmeyi destekler nitelikte.
Muhalefet partilerine açılan kapı
Son dönemin dikkat çeken bir başka boyutu, Çin’in geleneksel iktidar odaklı diplomasi çizgisinin ötesine geçerek Yeniden Refah Partisi ve Zafer Partisi gibi muhalif partilere de yönelmesi. Pekin, Türkiye’deki neredeyse tüm küçük ve büyük muhalif partilerle ilişki geliştirmeye başladı.
Bu açılımın da temel motivasyonunun yine Uygur meselesi olduğunu tahmin etmek zor değil. İktidarda olmamanın getirdiği rahatlıkla, özellikle sağ partiler Uygur meselesini seçmen tabanına hitap etmek için sık sık gündeme getiriyordu.
Çin muhalif sağ partilerle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde, konunun radikal bir tutuma dönüşmesinin önüne geçmeyi amaçlıyor. İktidar partileriyle zaten yoğun olan ekonomik ve diplomatik ilişkilerin yanında, muhalefeti de bu şekilde yumuşatarak ülke içindeki eleştiriyi asgariye indirmeyi hedefleyen geniş kapsamlı bir angajman stratejisi yürütülüyor.
Yeniden Refah Partisi özelinde bu yakınlaşma, son aylarda alışılmışın epey üzerinde bir temas trafiğine dönüştü. Üç ay içinde altı ayrı temasın gerçekleşmesi, neredeyse iki hafta arayla bir araya gelinmesi anlamına geliyor.
13 Nisan’da Çin Komünist Partisi Dış İlişkiler Bakan Yardımcısı, YRP Genel Merkezi’nde Fatih Erbakan’ı ziyaret etti. 8 Haziran’da Çin Büyükelçiliği heyeti, TBMM’de YRP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Doğan Bekin’i ziyaret etti. Aynı dönemde, 8-15 Haziran tarihleri arasında Suat Kılıç başkanlığındaki bir YRP heyeti Çin’e giderek üç eyalette yedi gün geçirdi.
Kılıç, dönüşünde kamuoyuna “Uygur kardeşlerimize ilişkin hassasiyetlerimizi ilettik” açıklamasını yaparken, kendi kaleme aldığı gezi notlarında Türkiye’ye ve Yeniden Refah Partisi’ne gösterilen “özel ilginin” dikkat çekici olduğunu da ayrıca vurguladı.
Bu özel ilginin izleri geziden sonra da sürdü. 2 Temmuz’da YRP Siyasi İşler Başkanı ve Parti Sözcüsü Suat Kılıç, Çin Büyükelçisi ile Türk-Çin Vakfı’nda bir araya gelerek Türkiye-Çin diplomatik ilişkilerinin 55. yıl dönümünü kutladı. 15 Temmuz’da bu kez Çin Büyükelçisi bizzat Fatih Erbakan’ı ziyaret etti. Çin-Rusya iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği anlaşmasının 25. yıl dönümü resepsiyonuna da YRP’nin üst düzey temsilcileri katılım sağladı.
Bu yoğun temas trafiğiyle eş zamanlı olarak dikkat çeken bir başka değişim ise, yıllardır her 5 Temmuz’da Urumçi olaylarının yıl dönümünde anma paylaşımı yapan Fatih Erbakan’ın, son yıl dönümünde bu paylaşımı yapmamış olması.
Medyaya yansıyan örnekler
Çin’in Türkiye’ye yönelik kamu diplomasisi faaliyetlerinin somut örnekleri son bir ayda medyaya da yansıdı. Çin’in Ankara Büyükelçisi’nin Çin Komünist Partisi’ni öven bir makalesi, propaganda amacıyla isimsiz şekilde Sabah Gazetesi’nde yayımlandı. Xi Jinping’in kitabının beşinci cildi A Haber’de geniş şekilde tanıtıldı.
Aynı dönemde Çin, İsmail Saymaz, Özlem Gürses, Türker Ertürk ve Mehmet Ali Güler gibi muhalif kimlikleriyle bilinen gazetecileri Uygur bölgesine geziye götürdü. 20-31 Temmuz tarihleri arasında bu gezilere katılan gazetecilerin bölgedeki gözlemlerine dair yazdıkları içerikler yoğun biçimde yayımlandı; T24, Habertürk ve Sol gibi mecralarda Zeynel Lüle, İsmail Saymaz, Özlem Gürses, Mehmet Ali Güler, Çiğdem Akdemir ve Cangül Örnek gibi isimlerin kaleme aldığı yazılar, “elite engagement” stratejisinin işleyişini somut biçimde gözler önüne seriyor.
Büyükelçi düzeyinde kurumsallaşan bir nüfuz ağı
Jiang Xuebin’in Ocak 2025’te Ankara’ya atanması, Çin’in Türkiye’ye yönelik kamu diplomasisinde bir eşiği işaret ediyor. Önceki dönemde bu faaliyetler daha çok medya gezileri, kültürel etkinlikler ve dernekler üzerinden, göreli olarak dağınık bir biçimde yürütülürken, Jiang’ın göreve gelişiyle birlikte bu farklı hatların büyükelçilik merkezli, tek elden yürütülen bir yapıya evrildiği görülüyor. Bu değişim, Çin’in Türkiye’yi artık ikincil öncelikli bir ülke olarak değil, doğrudan büyükelçi düzeyinde takip edilmesi gereken stratejik bir hedef olarak konumlandırdığının bir göstergesi olarak okunabilir.
Bu yorumu destekleyen en somut veri, temas sıklığı. Göreve başlamasının üzerinden geçen yaklaşık on sekiz ayda 210’u aşkın belgelenmiş temasın gerçekleşmiş olması, neredeyse her iki günde bir temasa denk düşen bir yoğunluk anlamına geliyor. Bu tempo, klasik büyükelçilik faaliyetinin alışıldık ritmini fazlasıyla aşan bir yapıya işaret ediyor.
Diplomasi literatüründe bir büyükelçiliğin bu ölçekte ve bu sıklıkta temas üretmesi genellikle iki şeyden birine bağlanır. Ya ikili ilişkilerde kriz yönetimi ihtiyacı, ya da sistematik bir angajman stratejisinin yürütülmesi. Türkiye-Çin ilişkilerinde gözlemlenen tablo, BYD gerilimi gibi noktasal krizlerin ötesine geçen, süreklilik arz eden bir yapı sergilediği için ikinci ihtimali daha güçlü kılıyor.
Bunun pratik sonucu olarak, Çin’in Türkiye’deki nüfuzu artık münferit aktörlerin (tek tek gazeteciler, tek tek şirketler, tek tek dernekler) inisiyatifine bırakılmış bir olgu olmaktan çıkıp, büyükelçilik düzeyinde planlanan, izlenen ve gerektiğinde yönlendirilen kurumsal bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Bu da Ankara’daki karar alıcılar ve gözlemciler için meselenin tekil temas veya haberlerden ziyade, bütünsel bir strateji olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Sonuç
Bütün bu tablo, Çin’in Türkiye’ye yönelik kamu diplomasisini tek bir krizin veya konjonktürün ürünü olarak değil, uzun soluklu ve çok katmanlı bir strateji olarak okumak gerektiğini gösteriyor.
Gazetecilerden siyasi partilere, büyükelçilik düzeyindeki temaslardan medya içeriklerine uzanan bu ağ, esas olarak Uygur meselesi etrafındaki Türk kamuoyu algısını yönetmeyi ve muhtemel bir karşı kampanyanın önünü almayı hedefliyor.
Türkiye’deki siyasi aktörlerin, medya kuruluşlarının ve kamuoyunun bu stratejinin işleyişini daha yakından tanıması, önümüzdeki dönemde hem dış politika hem de kamuoyu sağlığı açısından giderek daha önemli hale gelecek gibi görünüyor.
Share
52 Kez Görüntülendi.