logo

trugen jacn
12 Şubat 2026

Bir Uygur’un tanıklığıyla Doğu Türkistan’da hayat

İbrahim Kaşgar

12:00, 09/02/2026, Pazartesi

CategoryGenç Motto

Genç Motto

Bir Uygur’un tanıklığıyla Doğu Türkistan’da hayat

Yaralı ama Onurlu, Susturulmuş Bir Memleket: DOĞU TÜRKİSTAN

Doğu Türkistan, suskunluğun hâkim olduğu sessizleştirilmiş bir memleket. “Uzak diyar” derler.

hgorecekk00396 Beğendi

Kime uzak?

Nereye uzak?

Neden uzakZihinlerden, kalplerden sistemli biçimde uzaklaştırılmış, ırak gösterilen bir diyardır Doğu Türkistan.

Ben, çocukluk yıllarımın geçtiği bu toprakları mağduriyetle değil, asaletle hatırlıyorum. Çünkü Doğu Türkistan, acınası bir coğrafya değildir. Uzun soluklu, ağır bir imtihan karşısında gösterilen vakur bir duruşun, sessiz ve sarsılmaz bir direnişin zeminidir.

Çocukluğuma dair mutlu karelerle dolu anıları pek hatırlamıyorum. Tedirginlik içinde, endişe ve korku dolu trajik anıları hatırlıyorum. Geceleri ansızın baskın için gelecek polisleri, dehşet içinde beklediğimiz geceleri…

Her hafta başında “kontrol” için gelen memurun kapıya vuruşlarını, ne idüğü belirsiz yüksek sesli Çince konuşmaları… Çin yasalarına göre “yasa dışı” sayılarak dünyaya gelmiş kardeşlerimin gardıroplara, lavabolara gizlenişini, korkuyla nefeslerini tutuşlarını, havlulara çamaşırlara sararak makineye yerleştirdiğimiz Kur’an-ı Kerim ve dinî kitapları, memurla konuşurken fark edilme endişesiyle annemin gözlerinde büyüyen korkuyu…

Ben çocukken geceler, uyumak için değil; baskını beklemek için vardı. Kapının her an çalınabileceğini bilerek yatardık. Pijama giyme lüksümüz olmadan soğuk hücrelere götürülme ihtimaline karşı, üzerimizde hep hazır kıyafetlerle uyuduk. Saatin kaç olduğu önemli değildi. Çünkü baskınlar sabahı beklemezdi.

Kimlerin neden götürüldüğü, kimlerin ne zaman kaybolduğu belli olmazdı. Bir gece bir baba, ailesinden; bir genç, yuvasından; bir kadın, eşinden koparılırdı. Ertesi sabah o kişinin adı, evin içinde bile fısıltıyla söylenir hâle gelirdi. Çünkü hakkında konuşmak tehlikeliydi. Hatırlamak, soru sormak, yas tutmak bile…

Doğu Türkistan’da hayat insanı sessizliğe mahkûm eder. Birini anmak, birini aramak, birine ağlamak, birine dertlenmek, yarın bir gün sizin de ansızın kaybolmanıza sebep olabilirdi.

Bir gün komşunuzun evi mühürlenir.

Bir gün babanız evden çıkar ve bir daha dönmez.

Bir gün öğretmeniniz sınıfta yoktur ve adını anmak, sizi suç ortağı yapar.

Bir gün bir tanıdığınız kaybolur; hakkında konuşmak, ismini zikretmek, sizi de aynı kaderin eşiğine getirir.

Şansı yaver gidip de geri dönen biriyle “Geçmiş olsun!” diye görüşmek, dostça bir selam vermek bile suç sayılır. Götürülenlerin, kaybolanların hiçbir zaman istatistiği tutulmaz.

Doğu Türkistan’da büyümek, erken susmayı öğrenmektir. Hangi kelimenin suç, kimlere hangi bakışın tehlikeli sayıldığını bilerek büyür insan. Biz, saklanarak ve saklayarak hayatta kaldık. İnancımızı, kimliğimizi, bazen kendi ismimizi bile. Sadece varlığımızı koruyabildik, bir gün sakladığımız özümüze dair ne varsa gür bir şekilde var olacağımız özgür günlerin ümidiyle…

Bir çocuğun 13–15 yaşlarında kelepçelenmesi, orada “olağan”dır.

Sorgu odalarında yaş sorulmaz.

İşkence yaş tanımaz, çocukluk bilmez.

İlk kez 13 yaşında, sonra 15 yaşında Kur’an-ı Kerim öğrenmek ve öğretmek “suçuyla” götürüldüm o karanlık odalara. İlkin annemle, sonra babamla…

Çocuk demeden elimde kelepçeyle sokaklarda, havalimanlarında, uçaklarda sürüklendim. Elime değil, çocukluğuma takılmıştı kelepçe. Yalnız ben değil, benim gibi nice dostlarımın çocukluğuna…

Doğu Türkistan’da işkence, bedenle birlikte vicdana uygulanır. Bir baba, oğlunun çığlığını; bir oğul da güçlü bildiği babasının çığlığını duysun diye yan yana odalarda sorgulanır mesela. Dostu dosta göstererek işkence eder, elektrik verirler vücuda. Nice dost gördüm ben, birbirini satmadan direnen o yaşlarda oralarda…

Orada hapis; duvarlarla çevrili, mekânlarla sınırlı değildir. Memleketin tamamı, bir gözetim alanıdır. En gelişmiş kameralar sokaklarda, evlerin giriş çıkışlarında, apartmanların her katında. Dijital alan bile gözetimin dışında değil. Sosyal medyada kullandığınız bir kelime, bir mesaj, gönderilen bir dosya, yurt dışıyla kurulan masum bir bağ… Hepsi suç deliline dönüşebilir.

Doğu Türkistan’da yalnızca insanlar değil, kelimeler de tutukludur.

“Türkistan” ya da “Şarki Türkistan” kelimesi, yıllarca hapis yatmanıza yetebilir. “Allah”, “inşallah”, “maşallah”, “elhamdülillah” demek bile şüphe sebebidir.

Millî ve dinî ahlakınızı yansıtacak bir yüze sahip olmak, nur yüzlü olmak, Türk’e yaraşır bir bıyık, Müslümana yaraşır bir sakal bile…

Bir camide, -eğer girebilirseniz- feyze gelir de bir ayeti güzel okursanız, ikinci cemaat olarak cemaate imam olursanız peşinize birileri düşebilir ve evinize gittiğinizde kapınız birden çalınabilir. Kur’an-ı Kerim’i kimlerden öğrendin, o kimlerden öğrenmiş, başka neler öğrendin, öğrettin mi? Bunun bedeli en az 10 yıl ceza olabilir.

Doğu Türkistan’da camiler, sessizdir. Hükûmetin belirlediği imamlar haricinde, namaz vakitlerine geç kalanların “Cemaat olalım!” deme lüksü yoktur. Başına gelecek ardı arkası kesilmeyen sorgu sualler, sonrasında hapsi boylayacak bir akıbetten dolayı kimse camide kolay kolay Kur’an-ı Kerim okumaz. Girebilenler, namazını kılar ve hızlıca ayrılır.

Bizim acımız paylaşılamazdı.

Duvarların ardında yaşandı.

Kalplere gömüldü.

Ben Doğu Türkistan’ı; sorgu odalarında birbirini satmayan arkadaşlarımla, işkenceye rağmen başını eğmeyen babalarla, gözyaşını çocuğuna göstermemeye çalışan annelerle, sokaklarda zabıtalarca yağmalanan esnafların çaresizlikleriyle, “Polise yan baktı,” bahanesiyle sokağın ortasında öldürülürcesine dövülen erkeklerle, başörtüsünden çekiştirilen genç kızlarla hatırlıyorum.

Ansızın kaybolup geri dönmeyen babaları, sessizce ağlayan anneleri, dükkân ve tezgâhlarına çökülen ekmek teknesinden ayrılan esnafları; çocukluğunu, gençliğini yaşayamamış kız ve erkekleri hatırlıyorum.

Adı Müslümanca, Türkçe olduğu için değiştirilmek zorunda kalan insanları, “yasa dışı” çocuk olarak doğduğu için kardeşleriyle mahalle sokaklarında yürüyemeyen çocukları, evlere gelen teftiş memuru fark etmesin diye susturulan bebekleri, kaç kere gitmek isteyip de teftiş memurlarına verilecek ihbardan kaçınarak gidemediğimiz dost akraba ziyaretlerini hatırlıyorum.

Ramazan gecelerinde ışık açılmasın diye karanlıkta yenilen sahurları, başörtülü olduğu için günlerce evden çıkamayan anneleri hatırlıyorum.

Doğu Türkistan’da hayat, işte böyle geçer bir Uygur Türkü için.

Biz, trajik hatıralarla büyüdük.

Ama güçlü ve onurlu kalmayı başardık.

Doğu Türkistan’da çocukluk, ergenlik yoktur; gençlik vardır. Gençlik öncesinde bebeklikten itibaren suskunlukla yüzleşirsiniz. Evde, mahallede, okulda, girdiğiniz her ortamda susturulursunuz. Gençlik ise vatanına, milletine, kimliğine, medeniyetine yapılan bu haksızlığı sorgulamanın çağıdır. Gençlik, mensubiyetinizin, üzerinizdeki mesuliyet ve mecburiyetin farkına varma, sesinizi çıkarma çağıdır. Doğu Türkistan’da en çok gençler tutuklanır bu yüzden.

Bu satırları yazmak, benim için mensubiyetimin ve gençliğimin omuzlarıma yüklediği mesuliyetin gereğidir. Doğu Türkistan’ı sahiplenmek, bu satırları okuyan her Türk ve Müslüman gencin de bir mesuliyetidir.

Çünkü anlatmazsak yok sayılacağız.

Hatırlatmazsak silineceğiz.

Uygur Türkleri hâlâ orada, Doğu Türkistan’dalar. Bir varlık ve kimlik mücadelesi içinde oradalar.

Kimlik mücadelesindeki direnişinde tükenmişliğin eşiğine gelmişse de tarihin bir gün başka türlü akacağına inanarak, o gün geldiğinde evlatlarından birilerinin çıkıp, “Doğu Türkistan, bizim topraklarımız,” diyebilmesi için, artık sadece varlıklarını korumak adına oradalar.

Onlar hâlâ oradalar.

Sessiz ama diri,

Suskun ama bilinçli,

Yorgun ama ayakta,

Sakin ama kararlı,

Kırılmış ama dağılmamış,

Yaralı ama onurlu,

Sınanmış ama vazgeçmemiş,

Bekleyen ama inanmış

bir hâlde…

Vesselam.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Share
48 Kez Görüntülendi.