logo

trugen jacn
10 Şubat 2026

DÜNYANIN DUYMAK İSTEMEDİĞİ ÇİN’İN DOĞU TÜRKİSTAN’DAKİ SİNSİ VE SESSİZ SOYKIRIMI

Hüseyin Paşa

 

Bir milletin yok oluşu, sadece bedenlerinin değil, hafızaların, kimliklerinin, kültürlerinin de yok oluşudur. Doğu Türkistan topraklarında, yüzyıllardır yankılanan ezan sesleri, kervan yollarında taşlara sinmiş hatıralar ve Kaşgar’ın dar sokaklarında dolaşan çocuk kahkahaları, bugün bir sessizliğe gömülmüştür. Bu sessizlik, ne doğal bir evrimin sonucudur ne de tarihin sıradan bir dönüşü; bu, planlı, kasıtlı ve sinsi bir savaşın gölgesidir.

 

Doğu Türkistan halkının yaşadığı trajedi, sadece etnik bir azınlığın maruz kaldığı baskı değil, insanlık hafızasının sistematik olarak silinmesi anlamına gelir. Doğu Türkistan, tarih boyunca Türk-İslam medeniyetinin doğu kapısı olarak anılmıştır. 18. yüzyıla dek bağımsız Türk beyliği ve hanlıklarının hüküm sürdüğü bu topraklar, 1759’da Qing Hanedanı’nın işgaliyle Çin hâkimiyetine girmiştir. Ardından gelen iki bağımsızlık denemesi – 1933 ve 1944’te kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyetleri – halkın özgürlük tutkusunu ortaya koysa da, kısa sürede bastırılmıştır.

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte bölge “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırılmış, ancak “özerklik” kavramı yalnızca kâğıt üzerinde kalmıştır. O tarihten sonra, Uygur halkı adım adım kendi coğrafyasında yabancıya dönüşmüştür.

 

Asimilasyonun Anatomisi: Kimliğin Sessizce Çözülüşü

 

1950’lerden itibaren Çin yönetimi bölgenin demografik yapısını bilinçli şekilde değiştirmiş, milyonlarca Han Çinlisi bölgeye yerleştirilmiştir. Uygurların dili, eğitimi, dini ve kültürel alışkanlıkları devlet politikalarıyla hedef alınmıştır.

 

Özellikle 2014 sonrası dönemde “terörle mücadele” bahanesiyle yürütülen kampanyalar, “yeniden eğitim kampları” adı altında milyonlarca insanın özgürlüğünden mahrum bırakılmasına neden olmuştur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2022 tarihli raporunda, bu uygulamaların “insanlığa karşı suç” niteliği taşıdığı belirtilmiştir.

 

Kamp tanıkları, zorla çalıştırma, beyin yıkama, dini kimliğin inkârı ve kadınlara yönelik zorla kısırlaştırma uygulamalarını anlatmıştır. Bu sistematik baskılar, yalnızca bireyi değil, nesiller arası aktarımı da hedef almıştır, bir halkın hafızası, annelerin rahimlerinde susturulmuştur.

 

Kültürün Sessiz İnfazı

 

Uygur kimliği, yalnızca dil ya da dinle sınırlı değildir; o, bir hayat biçimi, bir estetik anlayışıdır. Kaşgar’daki eski mahalleler, turkuaz kubbeli camiler, camii avlusundaki dut ağaçları… hepsi birer tarihsel şiirdi. Bugün bu şiirler, buldozerlerin metal dişleri arasında paramparça edilmiştir.

 

Araştırmacı Sean R. Roberts (2020), bu süreci “kültürel soykırım” olarak tanımlarken, Çin’in modernleşme politikalarının ardına gizlenmiş bir kimlik silme operasyonuna dikkat çeker. Gerçekten de, bir halkın evleri, mezarları, kutsal mekânları ve dilleri yok edildiğinde, geriye yalnızca sessizlik kalır.

 

Uluslararası Sessizlik: Ekonominin Vicdanı Bastırması

 

Küresel güç dengeleri, insan hakları ihlallerinin önüne çoğu zaman ekonomik çıkarları koymuştur. Batı ülkeleri, Çin ile olan ticari bağımlılıkları nedeniyle genellikle sınırlı tepkilerle yetinmiş, İslam dünyası ise çoğu zaman politik baskılar karşısında sessizliği tercih etmiştir.

 

Türkiye’nin kamuoyunda Doğu Türkistan’a yönelik güçlü bir duygusal sahiplenme olsa da, diplomatik düzeyde bu durum süreklilik kazanamamıştır. Bu sessizlik, tarihe tanıklık edenler için en acı verici gerçeklerden biridir.

 

Küllerinden Doğan Bir Hafıza Mümkün mü?

 

Doğu Türkistan halkının kayboluşu, yalnızca bir halkın değil, insanlığın ortak vicdanının kayboluşudur. Fakat tarih, bize bir gerçeği de öğretmiştir: Hiçbir kimlik tamamen silinmez.
Zorla susturulan her dil, bir gün bir çocuk tarafından yeniden konuşulur. Yıkılan her mabet, bir şairin dizelerinde yeniden inşa edilir.

 

Bugün Doğu Türkistan’da susturulan sesler, dünyanın dört bir yanında yankılanmaktadır. O sesler, insanlık için bir çağrıdır: Bir halkın kayboluşuna sessiz kalmak, kendi geleceğimizin silinmesine razı olmaktır

 

Türkiye’nin Doğu Türkistan Meselesine Bakışı:

Kardeşlik Sözcükleriyle Gerçeklerin Gölgesinde

 

Dilinde, inancında, kültüründe ortaklık olan iki coğrafya: Biri bugün Türkiye, diğeri Doğu’ya uzanan bir yol boyunca sessizce çırpınan Doğu Türkistan… Bu yol, yalnızca kilometrelerden ibaret değil; tarih, kültür, dil, din bağlarıyla örülmüş bir kültür köprüsüdür. Ve Türkiye, bu köprünün üstünde dururken, kafasında iki soru dolaşır: Kardeşliğin gereği ne kadar yerine getiriliyor? Devletin diplomat eliyle attığı adımlar, milletin kalbindeki kaygıyı ne ölçüde dindirebiliyor?

 

Tarihle Başlayan Bir Duyarlılık

 

Türkiye, Doğu Türkistanlılarla tarihsel ve etnik bağlara sahiptir. Türkçenin bir kolu olarak konuşulan Uygurca, ortak köklerimizden biri; İslam inancı, ortak vicdanlarımızdan. O yüzden Türkiye’de “Uygur kardeşlerimiz” ifadesi halkın yüreğinde yıllardır karşılığı olan bir kavramdır.

 

Ancak bu duyarlılık, devlet seviyesinde her zaman aynı netlikle yürümemiştir. 2009 yılındaki Urumçi olaylarında dönemin liderinin “soykırım” ifadesini kullanması kadar, sonraki yıllarda sessizliğe gömülmesi de dikkat çekicidir.

 

Diplomatik Denge: Ekonomi, Güvenlik ve Vicdan

 

Günümüzde Türkiye-Çin ilişkileri yalnızca tarihsel komşuluk üzerinden değil, stratejik ortaklık, ticaret ve yatırım ağlarıyla da biçimleniyor. Türkiye’nin dış politikasında “Asya açılımı”, “Kuşak ve Yol” gibi projelerde Çin büyük aktörlerden biri. Bu bağlamda, Türkiye’nin Doğu Türkistan meselesine yaklaşımı da bir denge oyununa dönüşmüş durumda.

 

Örneğin, Türkiye resmi tutumunda şu ifadeyi kullanıyor: “Türkiye, Çin’in toprak bütünlüğüne saygı duyuyor; ülkesinde Çin’e yönelik terör faaliyetlerine izin verilmeyecektir.” Öte yandan, Türkiye’deki halk ve sivil toplum kesimleri ise Uygur halkının yaşadığı baskıya dair daha yüksek sesle itiraz ediyorlar; burada duygusal bağ, devletin stratejik tercihleriyle çatışabiliyor.

 

Terör Etiketlemesi ve Çin’in “İç İşleri” Yorumu

 

Belki de en çarpıcı güncel örnek, Türkiye’nin resmi açıklamalarında geçen “terörle mücadele” ve “Çin’in iç işlerine karışmama” ifadeleridir. Çin yönetimi, Sincan’da yürüttüğü politikaları “ayrılıkçılık, radikalizm ve terörizmle mücadele” olarak tarif ediyor. Türkiye ise 2022 yılından itibaren şu tavrı netleştirdi: “Ülkemizde Çin’in toprak bütünlüğünü etkileyebilecek terör faaliyetlerine izin verilmeyecektir.”

 

Bu yaklaşımın iki yönü var:

 

  • Bir yandan, Türkiye devlet olarak Çin ile diplomatik ve güvenlik alanında işbirliği yürütmeyi seçiyor.

 

  • Öte yandan, halk düzeyinde “Uygurlar bizim kardeşimiz” fikri canlı kalıyor ve devletin resmi diliyle halkın duygusal dili arasında bir farklılık hissediliyor.

 

Somut Örneklerle Türkiye’nin Tutumu

 

  • Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları ve Uygur dernekleri, İstanbul ve diğer şehirlerde Uygur meselesine dair etkinlikler düzenliyor; ama devletin bu etkinliklerle yakından ilgilendiği, karar verme mekanizmalarına dönüştüğü söylenemez.

 

  • Doğu Türkistanlılar için ‘istisnai vatandaşlık’ uygulaması var. Ancak Çin ile yapılan ‘Suçluların İadesi Antlaşması’ her defasında ayağımıza bağ olarak önümüze geliyor.

 

  • 2024 yılında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Çin ziyareti kapsamında Urumçi ve Kaşgar’a gitti; Uygurların kültürel haklarının korunması çağrısı yaptı ve “Türk-İslam dünyasının bir parçası” ifadelerini kullandı.

 

Bu adımların yanı sıra, Türkiye’nin “resmî düzeyde sessiz” kalmayı tercih ettiği eleştirileri de var: muhalefet partileri, Uygur meselesinin parlamento gündemine taşınmasını talep ediyor.

 

Ve Sincan’da, kapatılmış camiler, gözetim kuleleri, yıkılmış mahalleler arasında, bu sessizliği dinleyen bir tarih bekliyor. Türkiye için ise o tarih, bir sınav kağıdı gibi: Para  mı? Vicdan mı?

 

Vicdan, Politikadan Önce Gelmeli!

 

Türkiye için Doğu Türkistan meselesi, kurumsal olarak bir dış politika konusu; ama millet için vicdani bir mesele. “Türk dünyasının bir parçası” dediğimiz Uygurlar için duruşumuz ne kadar berrak? “Terörle mücadele” söylemi, kardeşliğimize gölge düşürüyor mu?

 

Devletler arası ilişkilerde; ekonomi, güvenlik, diplomasi ağır basabilir. Ama milletlerin kalbi, tarihsel bağlarını unuttuğunda, köprüler yavaş yavaş çökmeye başlar. Türkiye’nin bugün attığı adımlar önemli. Ancak bu adımların kardeşliğimizin sorumluluğuyla örtüşmesi, sadece bir bildiriyle değil, insan hakları ve kültürel koruma pratikleriyle de somutlaşmalı.

 

Filistin ve Gazze soykırımı elbette bizim sorumluluk alanımızda. Ama şunu da ifade etmeliyiz ki; Doğu Türkistan meselesi; Gazze gibi, STK’lar, dernekler, vakıflar ve siyaset için bir ekonomi, bir parasal döngü ve oy getirmiyor.

 

Gazze için güya kalkan eller, yükselen sesler, sloganlar vs. Doğu Türkistan için üç maymunu oynuyor. Çok zorlanınca; ‘’.. ha evet orası da var’’  basitliğinde geçiştiriliyor. Hatta şu da bir gerçektir ki; ciddi bir muhalefet, eylem, toplantı, yürüyüş vs. Çin’den önce Türkiye Cumhuriyeti tarafından engelleniyor. Niye? Çünkü Doğu Türkistan kanı, ne para ediyor ne de oy. Boykot ve tepki sadece İsrail’e karşı mı olmalı? Dünyanın her hangi bir bölgesinde müslüman veya mazlum milletler için tepki göstermek, örgütlenmek, devleti göreve ve sorumluluğa çağırmak insani ve imani bir görev değil mi?

 

Doğu Türkistan, Neden Filistin Kadar Gündem Olmuyor?

 

Çin’in Küresel Gücü ve Ekonomik Baskısı

 

Doğu Türkistan meselesinin en belirgin farkı, muhatabın kim olduğudur: Filistin meselesinde hedef alınan ülke İsrail, Batı’nın müttefiki olsa da, siyasi eleştiriye açık bir demokrasi olarak algılanıyor. Oysa Doğu Türkistan’da karşıda dünyanın ikinci büyük ekonomisi, devasa bir ticaret ağı ve küresel yatırım gücü olan Çin Halk Cumhuriyeti var.

 

Çin bugün:

 

  • 140’tan fazla ülkenin en büyük ticaret ortağı,

 

  • “Kuşak ve Yol Projesi” üzerinden 70’in üzerinde ülkeye ekonomik yatırım yapıyor,

 

  • Birleşmiş Milletler’de veto yetkisine sahip daimi üyelerden biri.

 

Bu nedenle birçok ülke – Türkiye dâhil – ekonomik çıkarlarını kaybetmemek için Çin’e doğrudan eleştiri getirmekten kaçınıyor. Batılı ülkelerde bile medya kuruluşları, Çin’in reklam ve yatırım etkisi altında haberlerinde oto sansür uygulayabiliyor. Bir Avrupa diplomatının 2023’teki ifadesi mevcut durumu özetlemiştir: “Filistin’i eleştirmek politik bir risk, ama Çin’i eleştirmek ekonomik bir intihar.”

 

Çin’in Bilgi Akışını Sıkı Şekilde Kontrol Etmesi

 

Filistin’den her gün fotoğraflar, videolar, canlı tanık ifadeleri geliyor. Gazze’deki yıkım, cep telefonları ve sosyal medya aracılığıyla dünyaya ulaşabiliyor. Doğu Türkistan’da ise durum tam tersi: Çin yönetimi, bölgeyi tam bir bilgi karartması altında tutuyor.

 

  • Gazetecilerin girişine izin verilmiyor.

 

  • İnternet ve iletişim ağları gözetim altında.

 

  • Kamplardan veya köylerden gelen tanıklıklar genellikle yıllar sonra, diasporadaki kişiler aracılığıyla ortaya çıkıyor.

 

Bu yüzden dünya kamuoyu Doğu Türkistan’daki baskıyı soyut raporlar ve uydu görüntüleri üzerinden öğreniyor. canlı, duygusal bir etkileşim oluşmuyor. Medya psikolojisinde “görsel delil yoksa, gerçeklik zayıflar.” Bu da gündem gücünü azaltıyor.

 

İslam Dünyasının Sessizliği ve Diplomatik Çıkarlar

 

Filistin meselesi, Arap kimliği ve İslam’ın kutsal toprakları ile doğrudan ilişkili olduğu için İslam dünyasında duygusal bir merkezdir. Oysa Doğu Türkistan, Türk-İslam coğrafyasının doğu ucunda, Çin’in baskı alanında yer alıyor ve İslam ülkelerinin büyük çoğunluğu Çin’den ekonomik destek alıyor.

 

  • Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Pakistan gibi ülkeler, Çin’in Doğu Türkistan’daki politikalarını destekleyen açıklamalarda bile bulundu.

 

  • İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Çin’e karşı resmi bir kınama kararı alamadı.

 

  • Türkiye bile zaman zaman “Çin’in iç işleri” vurgusu yaparak temkinli bir dil benimsedi.

 

Bu sessizlik, Doğu Türkistan’ın ümmet bilinci içinde bile yalnız kalmasına yol açtı.

 

Batı Medyasının “Seçici Vicdanı”

 

Batı dünyasında insan hakları söylemi çoğu zaman siyasi faydaya göre şekilleniyor.
Filistin meselesi, ABD’nin dış politikasına meydan okuyan bir simge haline geldiği için Batı medyasında sürekli yer buluyor. Ancak Çin’e yönelik eleştiriler, özellikle şirketlerin ekonomik çıkarları nedeniyle sınırlı ve ölçülü kalıyor. Hollywood’dan teknoloji devlerine kadar birçok Batılı kurumun Çin pazarına bağımlılığı, Doğu Türkistan’la ilgili açık kampanyaları engelliyor.

 

Türkiye ve Türk Dünyasındaki Sessizlik

 

Doğu Türkistan meselesinin en doğal sahiplerinden biri Türkiye olmalıydı; çünkü dil, din ve tarih bağları en güçlü ülke Türkiye. Ancak son yıllarda Türkiye, Çin’le ilişkilerini stratejik bir denge içinde yürütmek istiyor.

Bu nedenle:

 

  • Devlet düzeyinde sert açıklamalar azaldı,

 

  • Uygur sığınmacılarının bir kısmına yönelik sınır dışı veya ret kararları alındı,

 

  • “Çin’in iç işleri” vurgusu resmi metinlerde yer aldı.

 

Buna karşın halk düzeyinde, özellikle gençler ve sivil toplum örgütleri arasında, Doğu Türkistan’a sahip çıkan güçlü bir duyarlılık hâlâ var. Ama devletin diplomatik sessizliği, uluslararası görünürlüğü zayıflatıyor.

 

Filistin’in Sembolik Gücü ve Görsel Dramatizasyon

 

Filistin, hem Mescid-i Aksa’nın hem de Batı emperyalizmine direnişin sembolü hâline gelmiştir. Bu sembolik yoğunluk, her çatışma anında küresel dayanışma duygusunu tetikliyor.

 

Doğu Türkistan’da ise mücadele “sessiz bir yıkım” şeklinde yürütülüyor: Ne bombalar, ne kanlı manzaralar var, ama kültür, dil ve kimlik sistematik olarak siliniyor. Ne yazık ki modern medya çağında “sessiz yıkımlar”, “görünür yıkımlar” kadar etki yaratmıyor.

 

Uluslararası Hukuki ve Politik Alanın Yetersizliği

 

Birleşmiş Milletler, Doğu Türkistan konusunda yıllardır rapor yayımlıyor, ancak Çin’in vetosu nedeniyle herhangi bir bağlayıcı yaptırım kararı çıkmıyor. Filistin meselesi ise onlarca yıldır BM gündeminde ve diplomatik arenada “tanınmış bir kriz alanı.” Doğu Türkistan ise hâlâ “Çin’in iç meselesi” olarak görülüyor.

 

Doğu Türkistan meselesinin Filistin kadar gündem olmamasının temel nedeni, güç dengesizliği ve bilgi akışının engellenmesidir. Dünya sessiz kalıyor çünkü Çin güçlü. Bazı Müslüman ülkeler sessiz kalıyor çünkü çıkar ilişkileri derin. Batı sessiz kalıyor çünkü ticaret kaygısı vicdandan ağır basıyor.

 

Ancak bir hakikat değişmiyor: Doğu Türkistan’da bir halk, kimliğiyle birlikte yavaş yavaş siliniyor. Millet olarak sorumluluğumuz artıyor. Ya gerekeni yapacağız ya da hesabını vereceğiz.

Kaynak : https://www.alternatifarastirmalar.org/sessiz-ciglik-dogu-turkistan-halkinin-kaybolusu

 

Share
49 Kez Görüntülendi.