Muhammed Şamil Gençosmanoğlu
“İşgalci Çin’in 05 Nisan 1990 Barın Katliamı Doğu Türkistan’ın Kırılma Noktası”
Doğu Türkistan’ın son yüzyılı katliamlar tarihidir, desek abartmış olmayız. Çin fırsat buldukça, bir bahane uydurdukça Müslüman Doğu Türkistan halkına baskı uygulamış, onların başlarını kaldırmamıştır, özgürlük mücadelelerinie engel olmuştur.. Özgür bir Doğu Türkistan, Çin için bir tehdittir. Neden derseniz; Müslüman bir Türk toplumunu asimile edemeyecek, o coğrafyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüremeyecektir.
Zeyneddin Yusuf, İshak Hoşur, Muhammed Turdi ve Muhammed Tursun öncülerinden oluşan İslami hareket yavaş yavaş teşkilatlanıyor, milletin uyanışı ve özgürlüğü için mücadele ediyordu. Diğer taraftanda Çin hükümeti bölgedeki demografik yapıyı değiştirme amacıyla Han Çinlilerini yerleştiriyor, özellikle zorunlu doğum kontrolü uygulamaları başlıyor ve dini baskılar her geçen gün artıyordu. Bölgede uzun süredir devam eden baskılar, dini kısıtlamalar ve nüfus politikaları ciddi huzursuzluk oluşturmuştu. Özellikle zorla doğum kontrolü ve kürtaj uygulamaları, halkın tepkisini artıran başlıca sebeplerden biriydi. Zeyneddin Yusuf ve dava arkadaşları bu gelişmelere tepki için halkı protestoya çağırdı. Çin güvenlik güçleri,ordusu bölgeye geniş çaplı operasyon düzenledi.
Bu operasyon bir katliama dönüştü. Bu katliam 5 Nisan 1990 tarihinde, Çin’in Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı Aktu ilçesindeki Barın kasabasında oldu. Bu olay, Barın Ayaklanması veya Barın Katliamı olarak bilinir ve Müslüman Türkler arasında önemli bir direniş ve hüzün günü olarak anılır.
İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda bir “anlam” varlığıdır. Bu anlam, belirli bir coğrafyada, belirli bir tarihsel süreç içerisinde tebellür eder. Bizim medeniyet tasavvurumuzda “vatan”, sadece üzerinde ikamet edilen bir toprak parçası değil; bir idrakin, bir inancın ve bir niyetin cisimleşmiş halidir. Doğu Türkistan, yani kadim Türkistan’ın doğu yakası, bu idrakin “kurucu” merkezlerinden biridir. 5 Nisan 1990’da Barın’da yaşanan hadiseyi, sadece siyasi bir başkaldırı veya askeri bir bastırma operasyonu olarak okumak, meselenin derinliğini ıskalamak demektir. Barın, bir hafızanın tazelenmesi, bir varoluş iradesinin “buradayım” nidasıdır.
Olay şu şekilde cereyan eder: Ramazan ayına denk gelen 5 Nisan 1990’da, Barın kasabasında yaşayan Müslüman Uygur Türk halkı, Çin yönetiminin uyguladığı baskıcı politikaları (demografik değişiklikler, din ve kültür üzerindeki kısıtlamalar, eşitsizlikler) protesto etmek için belediye binası önünde barışçıl bir şekilde toplandı.
Protestocular, Çin jandarma ve askerlerinin silahlı müdahalesiyle karşılaştı. Bu müdahale üzerine halk direnişe geçti (sopa, çapa gibi basit araçlarla). Doğu Türkistanlı bir kardeşimin anlattığına göre Çin tarafı olaya aşırı güçle karşılık verdi: Binlerce asker, tanklar, helikopterler ve uçaklar kullanıldı. Çatışmalar birkaç gün sürdü. Uygur Türkü kardeşimizin anlattıklarına göre:
Binlerce Uygur (bazı iddialarda 10 binden fazla) “şehit” düştü. Öncü isimlerden Zeyneddin Yusuf, İshak Hoşur, Muhammed Turdi ve Muhammed Tursun gibi kişiler de aralarındaydı.
Cesetlerin kamyonlarla toplu mezarlara gömüldüğü yönünde tanıklıklar var.
Olay, Çin’in bölgedeki ilk büyük kitlesel direnişlerden birini kanlı şekilde bastırması olarak tarihe geçti.
Bu olay, Çin’in Doğu Türkistan’daki uzun vadeli baskı ve asimilasyon politikalarının (daha sonra toplama kampları, zorla çalıştırma ve kültürel erozyon gibi uygulamalarla devam eden) erken örneklerinden biri olarak görülür. Barın, sadece coğrafi bir nokta değil; Türk-İslam ruhunun, asırlardır İpek Yolu’nun nabzını tutan o kadim medeniyetin, 20. yüzyılın en acımasız ideolojik canavarına karşı “Ben varım!” diye haykırışının mekânıydı.
Kaşgar’ın Aktu ilçesine bağlı küçük bir kasabası Barın. 20 bin nüfuslu bir yer. Buradaki gösterileri bastırmaya gelen 22.750 kişilik bir Çin işgal kuvveti. Helikopterler, ağır silahlarla donanmış tam donanımlı bir ordu, karşılarında kazma kürek, sopa, çapa gibi basit araçlarla karşılık veren bir halk. Ne kadar adilane(!) bir dağılım değil mi?
Barın’da yaşanan hadise, gerilimin bir kırılma noktasına ulaşmasının sonucudur. Zorla dayatılan nüfus politikaları, dini pratiklere getirilen sınırlamalar ve kültürel hayatın daraltılması, yalnızca fizikî bir baskı oluşturmakla kalmamış; aynı zamanda insanların kendi varlıklarını anlamlandırma imkânını da daraltmıştır. İşte bu noktada, direniş dediğimiz şey, klasik anlamda bir başkaldırı olmaktan çıkar; varlığın kendini koruma refleksine dönüşür. Bu, insanın “ben buradayım ve kendi anlamım içinde varım” deme biçimidir.Yani özgür olma ,hür olma isteği…
Zeyneddin Yusuf, İshak Hoşur, Muhammed Turdi ve Muhammed Tursun gibi öncü isimler, bu isyanın,direnişin sembolü olur. Onlar, ne Marksist devrimci ne de Batı tipi milliyetçiydi; onlar, kadim Türkistan’ın “alp” geleneğinin, İslâm’ın cihadla anlam bulduğu ,birleştiği şahsiyetlerdi. Protestocuların silahı yoktu; inançları vardı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ufukta görünürken (1991), Çin kendi “sosyalist modernleşme”sini Uygur coğrafyasında test ediyordu. Bugün geriye baktığımızda, 1990’ların Barın’ı 2010’ların “yeniden eğitim kampları”nın, zorla çalıştırma fabrikalarının, zorla kısırlaştırmaların habercisidir.
Bu, bir “kültürel soykırım”ın erken evresidir. Ama daha derininde, bir medeniyetin “hafıza”sını silme teşebbüsüdür. Çünkü medeniyet, hafızadır; hafıza ise dildir, inançtır, mekândır. Barın’da yok edilen, sadece bedenler değil; Türkistan’ın bin yıllık “umran”ıdır, İbn Haldun’un tabiriyle.
Türk dünyasının ve İslâm ümmetinin sessizliği ise ayrı bir yaradır. 1990 Türkiye’si, Özal’ın liberal açılımları döneminde “Türk-İslam sentezi” tartışmalarıyla meşguldü; ama Doğu Türkistan’a uzanan bakış, ya “iç işler” diye ya da “stratejik denge” adına suskundu. Arap dünyası ise petrol ve Batı ittifakları arasında kendi krizleriyle boğuşuyordu. Bu suskunluk, ümmetin “vahdet” idealinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.Bu ümmet Doğu Trkistanı kendi kaderine terketmişti.
Bugün Doğu Türkistan’da devam eden asimilasyon politikaları, drone’larla izlenen camiler, DNA veritabanları ve yapay zekâ destekli gözetim.Bu bize çok umutsusluk aşılamasıbn. Umut, tarihî determinizmde değil; fıtratın yenilmezliğinde yatar. Barınlılar gibi nice halk, asırlar boyunca Moğol istilasından Rus Çarlığına, Çin imparatorluklarından komünizme kadar nice zulme direndi. Bu direniş, sadece siyasi değil; metafiziktir,ruhtur. Kur’an’ın “İnsan, zorlukla yaratıldı” ayetini hatırlarsak,( Hiç kuşkusuz biz insanı zahmetli bir hayat için yarattık. Beled 4-)zorluk varlığın ta kendisidir. Barın’da o zorluk, “şehitlik” mertebesine yükseldi. Bugün Uygur Türkü’nün sessiz çığlığı, dünya medyasının ilgisizliğinde boğulsa da, vicdanın derin katmanlarında yankılanır. Müslüman Türk milleti olarak bizler, bu yankıyı duymak zorundayız; çünkü Doğu Türkistan, Anadolu’nun aynasıdır. Orada ezilen, burada da ezilmeye mahkûm edilebilir. Medeniyet, sınırlarla değil; ruhla korunur.
Bugün modern dünyada bilgi, bir “operasyon” aracı haline gelmiştir. Medya ve sosyal ağlar üzerinden yürütülen dezenformasyon, hakikati bir “algı” nesnesine indirgemektedir. Bizim “tahkik” dediğimiz süreç, tam da burada devreye girmelidir. Barın’da ne olduğunu anlamak için sadece ajans haberlerine değil, o coğrafyanın bin yıllık yürüyüşüne bakmak gerekir. Veriler bize sayıları söyler; “şu kadar kişi öldü, şu kadar asker sevk edildi” der. Fakat bu veriler, “neden?” sorusuna tam bir cevap teşkil etmez.
Barın katliamı, bir “vicdan gümrüğü” süzgecinden geçirilmeden anlaşılamaz. Eğer bilginin ahlakı yoksa, o bilgi sadece güçlünün elinde bir kılıçtır. Doğu Türkistan’da uygulanan sistematik baskı, aslında bir “hafıza kırma” operasyonudur. Bir milleti yok etmek istiyorsanız, önce onun tarihle olan bağını kesin, kavramlarını bulandırın ve onu kendi özüne yabancılaştırın. Çin’in o gün Barın’da sergilediği şiddet, sadece fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda o halkın “gelecek tasavvuruna” indirilmiş bir darbeydi. Bizim medeniyetimizde “adalet”, her şeyi yerli yerine koymaktır. Doğu Türkistan meselesinde adalet, o coğrafyanın asli sahiplerinin kendi ruh kökleri üzerinde özgürce nefes alabilmesidir. 5 Nisan 1990, bu nefesin kesilmek istenmesine karşı verilen bir reflekstir.
5 Nisan 1990’da Barın’da hayatını kaybedenler, birer “istatistik” değil, bir davanın şahitleridir. Onların mirası, bize bir sorumluluk yüklemektedir: Hakikati tahkik etmek, bilgiyi ahlakla yoğurmak ve adaleti her ne pahasına olursa olsun savunmak. Tarih, sadece geçmişte olup bitenler değildir; tarih, bugünün içinde yaşayan ve yarını şekillendiren bir enerjidir. Barın’ın enerjisi, mazlumun ahı olduğu kadar, adaletin de mutlak bir gün tecelli edeceğine dair bir imandır. Bizim görevimiz, bu imanı bilgiyle tahkim etmek ve “insan” kalmanın onurunu her türlü teknolojik ve siyasi baskının üzerinde tutmaktır. Çünkü gök kubbe altında söylenmiş en hakiki söz şudur: Hakikat, baskı ve zulümle yok edilemez; o, uygun vakti ve uygun yüreği bulduğunda yeniden filizlenir. Barın, o filizlerden biridir. Ve o filiz, bir gün mutlaka ulu bir çınara dönüşecektir.
Kaynak : https://www.yenihaberden.com/yazi/muhammed-samil-gencosmanoglu/modern-dunyanin-unuttugu-katliam-5-nisan-barin-katliami/17144/?fbclid=







