Son Dakika


Aydın ENVER ( Doğu Türkistanlı Uygur Yazar ve Aktivist- ABD.)
Çocuklarımdan birkaç saat ayrı kalmaya zar zor dayanabiliyorum. Önce hafif bir sızı, filizlenen bir merak ve sonunda onları kucaklamak için gerçekten karşı konulmaz bir özlem duyuyorum.
Bu yazdıklarımın biraz abartılı olduğunu düşünebilirsiniz. Çocuklarım kollarımın arasına koştuklarında, aklıma hemen bir daha asla kendi çocuklarını kucaklayamayacak Doğu Türkistan’daki Uygur annelerine geliyor. Belki o Uygur Anne soğuk, aşırı kalabalık bir “yeniden eğitim” kampına kapatıldı -daha sonra 20 yıl hapis cezası çekmek üzere cezaevine gönderildi- baba da hapsedildi ve binlerce kilometre uzakta Çin’deki bir fabrikaya köle/İşçi olarak zorla çalıştırılmak üzere gönderildi. Zorla dağıtılan bu Uygur ailenin kucağındaki ve emzikli bir yaşındaki çocukları Çin’deki devlet tarafından işletilen bir yetimhaneye alındı.
Evimizde çocuklarımın önüne ev yapımı yemek dolu bir tabak koyarken ve onlarla birlikte yemekten önce dua ederken ağır bir hüzün ve midem ise, hafif bir bulantıyla sarsılıyor. Onları bu tesislerde, onları taşıyan ve hayatlarının ilk başladığı yerden koparılmış halde hayal ediyorum. Annelerinden koparılan masum Uygur Yavrularımızın Soğuk ranzalarda ağlayarak çaresizce uykuya daldıklarını, annelerinin ne zaman döneceğini merak ettiklerini hayal ediyorum. Yetersiz beslendiklerini ve ana dillerini konuştuklarında cezalandırıldıklarını bir kez daha hatırlıyorum. Bütün bunlar olurken ÇKP işgal rejimi rejim yavaş yavaş ve sinsice dönüştürerek tamamen ” etnik bir Çinli” yaparak yeniden şekillendirmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Kalbim tarifsiz acılarla bir kez daha çarpıyor ve sarsılıyor. Çünkü kendi Çocuklarım, bu Yetimhanelerden yürüyen gölgeler gibi çıkan, hayatta ama içi boşaltılmış binlerce Uygur çocuğunun arasında olabilirdi .
Bu arada, karnımda dünyaya bir an önce gelmek isteyen çocuklarımın en küçük kardeşinin kıpırdanmalarını ve tekmelerini hissediyorum. Bu durum, Çin işgal rejimi tarafından zorla kısırlaştırılan binlerce Uygur kadınının elinden alınmış bir duygu ve deneyim. Hamile kalabilen ancak devletin belirlediği doğum sınırını aşan kadınlar, rejimin geç dönem kürtajına veya karnındaki bebeğin öldürülmesine maruz kalma korkusuyla ya da çocuklarını korumak için diğer çaresiz önlemlerle karşı karşıya kalıyorlar: Hamileliklerini gizlemek, bebeklerini çocuksuz Çinli ailelere evlatlık vermek veya çocuklarının hayatını kurtarma umuduyla İşgal rejiminin acımasız Memurlarına yüklü rüşvetler ödemek yollarından birini tercih etme zorunda kaldıklarını aklıma geliyor.
Çin’in Doğu Türkistan’daki acımasız ve vahşice uyguladığı Uygur soykırımı yıllardır arka plana atıldı ve insanlığın bu insanlık suçlarına karşı sessizlik ve duyarsızlığı o kadar ağırlaştı ki kulakları sağır ediyor. Zihnim, bu sessizliğin nedenlerini düşünürken kalbim çığlıklar atıyor. Ancak artık Çin Elçilikleri önünde bu cinayetleri protesto etmeye haykırmaya veya sosyal medyada bu insanlık suçlarını paylaşmaya artık gücüm yeterli gelmiyor. Çünkü zihnim, Annelik nimetini tatmadan önce görüştüğüm Doğu Türkistanlı eski siyasi tutuklu ve mahkumların anlattığı Çin’in korkunç ve acımasız zulüm ve işkence yöntemleri tekrar tekrar gözlerimin önünde canlanıyor. Yine de kendi annemin bana her zaman hatırlattığı gibi, güçlü ve sorumlu bir anne olarak hayatımı sürdürebilmem için bu anlatılanları işlev görebilmek için bu anlatıları bastırmaktan başka çarem yok .
Terapistler, çocukların sağlıklı ve özgüvenli bir şekilde yetiştirilmesi için mutlu ve dengeli bir annenin önemini vurguluyor. Ama ben yine de bunu okuyan herkese yalvarıyorum: lütfen, soykırımımızı görmezden gelmeyin.
Birçoğu için ‘Uygur krizi’ eski bir haber, dünün manşetlerine ait bir şey gibi gelebilir . Ancak gerçek şu ki, kriz henüz bitmekten çok uzak. İşgal altındaki Doğu Türkistan’ı yakın zamanda ziyaret edenler, burayı hayalet bir şehir olarak tanımlıyor; sürekli gözetim ve gözaltı tehdidinin yarattığı baskıyla hava bile ağırlaşmış durumda. Bir zamanlar haftalık pazarlarla, Cuma namazının yankısı ve telaşıyla, beş vakit ezanın ritmiyle canlı olan sokaklar şimdi sessizliğe bürünmüş durumda; kitlesel kayıplar, kameralar ve silahlı Çinli muhafızların gözetimi altında oluşan distopik bir sessizlik. Sessiz olmasa da, meydanlar devlet tarafından koreografisi yapılan Uygur danslarını izleyen insanlarla dolu; bu danslar dünyaya “Sincan Müslümanlarının dünyanın en mutlu insanları olduğunu” göstermeyi amaçlıyor.
Şehir meydanlarından sadece birkaç kilometre uzaklıkta , genç ve yaşlı Türklerle dolu yüzlerce kamp ve hapishane var; yıllarca hapsedildikleri, bir saatin sonsuzluk gibi geldiği yerlerde. İsimleri, ölüm kayıtları gibi okunan veri tabanlarını dolduruyor ve listeleri okumak bir kabus gibi: profesörler, şairler, sanatçılar, çiftçiler, aşçılar, ebeveynler ve hatta çocuklar; hepsi masumiyet ve suçluluk arasında ayrım yapmayan bir makine tarafından yutulmuş durumda: varoluşları başlı başına bir suç olarak kabul ediliyor.
Bu arada, telefonlarımızdan canlı yayınlanan katliam görüntülerini izledik, Gazze, Lübnan, Sudan ve İran’ın bombalanıp sakat bırakılmasını gerçek zamanlı olarak izlerken çaresiz hissettik. Görüntüler zihnimize kazındı ve bize dolaylı bir travma yaşattı (hatta içinde yaşamıyor olsak bile “travma” demeye cesaret edebilir miyim?). Ve yine de, bu dehşet karşısında bile dünya gözlerini kaçıramadı ve onların içinde bulunduğu zor durum küresel vicdanı derinden etkiledi.
Peki ya biz Uygurlar?
İşgal altındaki Doğu Türkistan halkı, yaşadıkları dehşeti canlı yayınlayacak imkanlara sahip değil. Sesleri güvenlik duvarları, propaganda ve cezalarla boğuluyor. Ağladıkları için bile cezalandırılıyorlar . Ve ağladıklarında, dünya onları duyamıyor gibi görünüyor. Hatta aynı çevrimiçi platformları bile paylaşmıyoruz: Ailelerimiz acılarını Twitter’da paylaşamıyor, Instagram’da kederlerini yayınlayamıyor ve okyanuslar ötesinden WhatsApp mesajları gönderemiyor.
On yıldan fazla bir süredir Doğu Türkistan’daki tek bir aile üyesiyle veya arkadaşımla konuşmadım. Aile ağacımın tüm dalları koptu, eskiden kahkahaların olduğu yerde sessizlik, daha da kötüsü, bilinmeyene karşı her şeyi saran bir korku kaldı. Onlara ne oldu?
Bu tür suçlara tanık olup, bunları belgeleyip, yine de devam etmelerine izin verdiğimiz bir dünyada ne hale geldik? Acıları küresel politikanın arka planında kaybolmasına izin verilen insanların varlığını kabul mü ettik?
Soğuk hapishane zeminlerinde çömelmiş, beyin yıkama sloganlarını tekrarlamaya zorlanmış ve “Esselamu Aleykum” dedikleri için cezalandırılmış milyonları unutmayalım. Kampların ve hapishanelerin dışında kalanların da işkenceden kurtulamadığını, aksine açık hava hapishanesinde tutulduğunu ve Çin hükümeti yetkililerinin Uygur evlerinde yaşadığı kadar yoğun bir gözetim altında olduklarını unutmayalım. Parçalanmış milyonlarca aileyi ve annelerinin ninnilerini unutmaya alıştırılmış çocukları unutmayalım.
Mücadeleye devam etmeliyiz; zaferin yakın olduğunu hissettiğimiz için değil, unutmanın ve harekete geçmemenin ölüm cezası anlamına geldiği için.
Şüphesiz ki, Doğu Türkistan’ın anneleri en azından bunu hak ediyor.
BENZER HABERLER