Ele aldığımız bu eser, Taha Kılınç hocamızın 2025 yılının Haziran ayında bölgeye giderek gözlemlerini kaleme aldığı “Kayıp Coğrafyanın İzinde: Doğu Türkistan Seyahatnamesi” isimli kitap. Kitabın adında geçen şu üç sözcük bile üzerinde durup düşünmemizi gerektiriyor aslında: Kayıp coğrafyanın izinde. Gerçekten de Doğu Türkistan, bizler için bir kayıp coğrafya. Bizden çok uzaklarda, zihinlerimizde kaybolmuş bir coğrafya. Bu uzaklık, sembolik bir uzaklık değil. Bölgenin gerçekliğinden, olup bitenlerden de kilometrelerce uzaktayız. Bu sebeple kitap, bizlere bölgenin “gerçekliğini” sunması bakımından çok kıymetli. İkinci kıymetli bir nokta ise kitabın; o bölgenin/coğrafyanın yetiştirdiği ve İslam dünyasına armağan ettiği isimleri, Müslümanlara yüzyıllarca hizmet etmiş şehirleri gün yüzüne çıkarması.

Buradan yola çıkarak şunu da söyleyebiliriz. Biz İslam dünyasındaki farklı bölgeleri, şehirleri incelerken çoğunlukla, -bazen fark etmeden- sadece belirli bölgelere odaklanıp dar bir bakış açısı kullanıyoruz. Bu bakış açısı, çoğu zaman o bölgenin tarihî bağlamından ve anlamından kopuşunu doğuruyor. Hâlbuki bir adım geriden baksak o bölgenin anlam haritasının nasıl çizildiğini, bu haritayı çizen elleri ve harita çizilirken kullanılan renkleri görme fırsatımız olacak. Doğu Türkistan’a, Çin’in salt ekonomik çıkarları için bölgeyi sömürmesi olarak bakarsak bu bizler için çok “sıradan” olmaktan öteye geçemez belki de. Ama Taha Hoca’nın kitapta belirttiği gibi bu coğrafyaya, “İslam’ın Asya’da en derinlere kök saldığı bölge’’ olarak baktığımızda en baştaki bakış açısıyla şimdiki arasında kilometreler olduğunu görebiliriz.

Doğu Türkistan’in İslam dünyasıyla arasındaki Köprülerin Yıkılması
Kitapta Doğu Türkistan’ın şehirlerini tek tek okurken yazarın çok önemli bir noktaya işaret ettiğini fark ediyoruz. Bunu Gulca’yı, Kaşgar’ı, Yarket ve Hoten’i okurken fark edebiliriz. İşaret ettiği nokta ise şu: Bir İslam coğrafyası olarak kıymet bulan Doğu Türkistan’ın birçok beldesiyle yakınlığımızın, ilmî köprümüzün 20. yüzyılın başlarına kadar aktif bir şekilde devam ediyor oluşu. Ve günümüzde ise o coğrafyaya karşı hiçbir yakınlığımızın kalmamış olması, sadece ismen dillerde dolanıyor olması. Bu “yakınlığın yitirilmesi”, bizleri rahatsız etmeli.
Bahsettiğim yakınlık, Abdülhamid Han zamanında orada Mekteb-i Hamidi ismiyle bir okul açabilecek kadar bir yakınlığımızın olması. İstanbul – Doğu Türkistan arasındaki ilmî köprünün yıkılmış olması, bizlere elbette birçok şey söylüyor. Ama resmi biraz uzaklaştırıp bütüne baktığımızda, bize başka bir şey daha söylüyor: Aramızdaki ilmî köprünün yıkıldığı tek coğrafya, Doğu Türkistan değil. İstanbul’un birçok İslam beldesiyle arasındaki köprü yıkıldı ve o köprünün altından gürül gürül akan entelektüel ırmak kurudu. Bunu Doğu Türkistan coğrafyasını adımlarken çok daha yakından hissediyoruz. Bu ırmağın debisinin ne kadar şiddetli olduğunu, kitapta Kaşgar şehrini adımlarken en net bir şekilde görebiliriz.
Kitapta, bölge hakkında değinilen ve bizim de üzerinde durmamız gereken ikinci bir nokta ise İslamiyetle yoğrulmuş Türk kültür tarihi yazımında ve Müslüman zihinlerde kültür tarihinin diri tutulmasında önemli bir yer kaplayan Abdülkerim Satık Buğra Han, Yusuf Has Hacib ve Kaşgarlı Mahmut gibi kıymetli isimleri bağrında saklayan ve topraklarında yaşatmış bir coğrafya, Doğu Türkistan. Buranın sistematik bir şekilde tarihte aktif olarak rol oynayan bir coğrafya olmaktan çıkarılması ve bunun şehirleri üzerinden yapılması, sadece çehrenin değiştirilmesi mantığıyla bakılıp yüzeysel algılanacak bir olay değil. Bu şehirler, “dönüşüme’’ uğratılırken yüzyıllardır taşıdıkları kimliklerini, şehirde yaşayan Müslüman halkın soluduğu ve soluk verdiği o İslam beldesi atmosferini de yitiriyor.
Dönüşümün, bir de bizim gördüğümüz maddi boyutu da var elbette. Bu, canlı canlı görülebilen ve hiçbir şey yapılamayan yönü olması sebebiyle daha hazin: Cami, türbe ve mezarlıkların yıkılması. Bu, kültürel hafızanın ciddi bir kopuşa uğraması demek. “Kültürel hafıza” dediğimizde, yalnızca Doğu Türkistanlıların kültürel hafızasını kastetmiyorum. Bütüncül bir kültür tarihinin de kesintiye uğraması, kültür tarihi yazımında kopuşların olması demek. Bu kopuşlar, bütüncül kültürel hafızanın sekteye uğraması; kültürel, tarihî, küllî bir bakışla bakabilme imkânını da yitirilmesi demek.
Bir Not Ve Eleştiri










